<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gürsel Özgür &#8211; Vira Trabzon</title>
	<atom:link href="https://viratrabzon.com/author/gurselozgur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://viratrabzon.com</link>
	<description>Haber Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://viratrabzon.com/wp-content/uploads/2020/09/cropped-vira-icon-32x32.png</url>
	<title>Gürsel Özgür &#8211; Vira Trabzon</title>
	<link>https://viratrabzon.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bahriyeli</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/bahriyeli/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/bahriyeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:04 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/bahriyeli/</guid>

					<description><![CDATA[Deniz Kuvvetlerine bağlı askerlere bahriyeli denir. Her denizci asker gemi ya da denizde bulunmak zorunda değildir. Ancak yinede bahriyeli olarak bilinir. Diğer kuvvet askerlerine göre daha nahiftirler. Yazlık kıyafetleri de bembeyaz olduğundan göze çok hoş görünürler, adeta kuğu gibidirler. Gözaltına alındıktan 8 gün sonra şehir dışına çıkmama şartıyla ayağına elektronik kelepçe takılmak suretiyle serbest bırakılan başta Trabzonlu Türker Ertürk olmak üzere&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Deniz Kuvvetlerine bağlı askerlere bahriyeli denir. Her denizci asker gemi ya da denizde bulunmak zorunda değildir. Ancak yinede bahriyeli olarak bilinir. Diğer kuvvet askerlerine göre daha nahiftirler. Yazlık kıyafetleri de <strong>bembeyaz</strong> olduğundan göze çok hoş görünürler, adeta kuğu gibidirler.</p>
<p>Gözaltına alındıktan 8 gün sonra şehir dışına çıkmama şartıyla ayağına elektronik kelepçe takılmak suretiyle serbest bırakılan başta Trabzonlu Türker Ertürk olmak üzere Amirallerimizin aramıza katılmasının sevinciyle, Yazar Emrullah Nutku’nun ‘’ İstiklal Savaşında Denizciler’’ kitabından alıntıladığım bir anıyı yazacağım.</p>
<p>31 yıl sadakat ile hizmet veren ve İstiklal Savaşı Gazisinin torunu olan Amiral Türker Ertürk tepkisini ‘’ Bu benim için utanç vesilesi değil bu benim için gerçekten madalya’’ diyerek dile getirmiştir. Gerçekten de yapılan muamele insanlık dışıdır ve kabul edilemez. Toplum; değerlerine sahip çıksa, hukuksuzlukları kabullenmeme refleksi yerleşmiş olsa, bu aşağılayıcı uygulamalar da şüphesiz yapılamaz, ama nerede…</p>
<p>Ders niteliğindeki anı şöyle: Kurtuluş Savaşında diğer memurlarda olduğu gibi subayların maaşları da düzenli ödenemiyordu. Hükümetin eline para geçtikçe, avans olarak ödeme yapıyor veya birkaç ay gecikmeyle de olsa maaşın yarısının ödenmesi gelecek aylara kalıyordu. 1922 yılı ilkbaharında Trabzon’daki Deniz Subaylarına maaş ödenmesi yine gecikmişti.</p>
<p>Karada görev yapan Subaylardan evli olmayanlar Akilef adındaki Rum aşçının lokantasına abone idiler. Akilef onları sıkıştırmaz, maaşlarını aldıklarında borçlarını toptan tahsil ederdi.</p>
<p>Maaşların geciktiği günlerdeydi. İki hafta önce Rus altını olarak bir miktar avans dağıtılmıştı. Ama bu para çabucak bitmişti. Bir akşam iki bekâr subay Ali Çavuşun kahvesinde oturmuş kara kara düşünüyorlardı. Yemek yemeye paraları yoktu. Borç veya avans istemeye de yüzleri kalmamıştı. Aşçı Akilef’de veresiye vermeyi kesmişti. O da haklıydı, bu gidişle iflas etmesi işten bile değildi. İki deniz subayı arkadaş o akşam çay ve simitle idare ettiler.</p>
<p>Bir yerden mutlaka borç para bulmaları gerekiyordu. Subaylardan biri, kumandanı iyi tanıyordu. Çünkü babası kumandanın öğretmeniydi. Kendilerini herhalde boş çevirmezdi. Bundan cesaret alarak kumandanın kapısına dayandılar. Kumandan bu tatil gününde konukları ile meşguldü.</p>
<p>Aç subaylardan üsteğmen olanı kapıyı çaldı. Çıkan emir erine kumandanı görmek istediğini bildirdi. Emir eri içeri gidip geldi ve kumandanın ziyaretçi kabul edemeyeceği haberini getirdi.  Bu üzücü bir durumdu. Üsteğmen ısrar etti. Adını vererek kumandanla mutlaka görüşmek istediğini söyledi. İçeri yeniden girip çıkan emir eri, bu kez iki subayı eve başka odaya aldı.</p>
<p>Bir süre sonra Trabzon Deniz Ulaştırma Komutanı Fahri Bey, bu kez iki davetsiz misafirin yanına canı sıkılmış olarak girdi. Yemekten kalkmıştı ve birazda çakırkeyif olduğu anlaşılıyordu. Genç subaylar uygunsuz bir zamanda gelerek komutanı rahatsız ettiklerini fark ettiler ve kalkmak istediler.</p>
<p>Bu seferde komutan kalkmalarına izin vermedi. Önemli bir mazeretleri olmalıydı ki ısrarla onu görmek istemişlerdi. Üsteğmen; ‘’ Paramız kalmadı, akşam yemek yiyemedik’’ dedi. Komutan sarsıldı. ‘’Oturun, çocuklar’’ dedi. Cebinden çıkardığı bozuk paraları iki genç subay arasında paylaştırdı. ‘’ Bu akşamlık idare edin de yarın beni dairede görün’’ dedi. Subaylar kalkıp gidecekken onlara: ‘’ Oturun’’ diye emretti. Sonra gözleri yaşararak bir anısını anlattı.</p>
<p>‘’Yıllar önce Yemen’in iskelesi Hudeyde’de bulunuyordum. (Üsteğmene hitaben) Senin baban kumandanımızdı. Bir Ramazan günüydü. Yüzbaşı bir akranım ziyaretime gelmişti. O zamanlar üç ayda bir maaş alır, çok para sıkıntısı çekerdik. İftar vaktini bekliyorduk. Cebimdeki para ikimizin iftar etmesine yetmeyecek kadar azdı. Misafirimi lokantaya götürüp yemek ısmarlayacak, kendim ise rahatsız olduğumu söyleyerek bir şey yemeyecektim.</p>
<p>Kumandanlık binasındaki bir kahvede oturuyorduk. O sırada kumandan yaveriyle birlikte yanımızdan geçti. Ayağa kalkarak onu selamladık. Sonra da lokantaya doğru yürüdük. Birkaç dakika sonra sol koluma birinin dokunduğunu hissettim. Koluma giren komutandı. Kulağıma eğilerek şunu fısıldadı.   ‘’ Cebine bir cankurtaran simidi koydum. Misafirine iyi ikramda bulun!’’ dedi.</p>
<p>O ayrılınca elimi cebime attım ve bir altın liranın sıcaklığını hissettim. Deniz Komutanı sözlerini şöyle sürdürür; ‘’ Üzüntüm bundan. Onun yaptığını ben yapamıyorum. Eskilerle farkımız bu. Onlar istemeden verirlerdi. Siz istiyorsunuz da veremiyorum…’’ İki genç subay komutanlarının yanından manen doymuş olarak ayrılırlar…</p>
<p>Vatan, millet, bayrak sevgisini her şeyin üzerinde tutan ve bunu alışkanlık haline getirenlerin heyecanını bu vasıflardan eksik olanlar anlayamaz. Onlar; anlayamadıkları gibi, bu duyguları küçümser, aşağılar ve evrensel bulmazlar.</p>
<p>104 Amiralin refleksleri tam da bu sebeptendir, yani ülkesine ve milletine olan sevdası ve sadakatindendir. Çünkü hepsi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’ Zabit ve Kumandan ile hasbıhal’’ kitabını okumuş ve ‘’ bir subayı diğerlerinden üstün kılan en büyük niteliği; bilimde ve eyleme geçmedeki yetkinliği, kendi kendine iş görmeye hevesli ve tutkun olmasıdır. Kendiliğinden iş görme ve eyleme geçme yetkisi, inisiyatif denilen bu nitelik, subay ve komutanın başkalarından farklılaşmak ve kendini göstermek için en ayırıcı özelliğidir’’  satırlarını hatırlamışlardır.</p>
<p>Rahatını bırakıp ülkesi için dertlenenlerin heyecanını, manevi haz duyamayanların anlayabilmesi olası değildir. ‘’Rütbelerini sökelim, korumalarını alalım, lojmandan atalım’’ ifadeleriyle fütursuzca ve bencilce çıkışlar işte bu ruh halini yansıtır, O gibiler anlayamaz, içselleştiremez ve bu olağanüstü sevdadan korkarlar. Bilmezler ki vatan, millet, bayrak sevdalıları omuzlarındaki rütbelerden değil milletin vicdanından güç alırlar.</p>
<p>Değiştirilse de değiştirilmese de bu duyuru çok açıktır ki, vesvese değil, zevzeklik hiç değil ülkenin geleceğine duyulan endişedir, korkudur. Mağdur edebiyatı yaparak aslında yıllarca darbelerden fayda sağlayan zihniyet bu olaya da can simidi olur düşüncesiyle balıklama atlamış ama zokayı da yutmuştur, çünkü Millet Ak’ın değil <strong>Bembeyazın</strong> yanında yer almıştır.</p>
<p>Türkiye darbeler tarihi çok açıktır. 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesinin ortak özelliği Muvazzaflar tarafından ve emir- komuta zincirinde(1960 hariç) yapılmış olmasıdır.  En belirgin diğer ortak özellik ise Denizcilerin ana aktör olmamasıdır ki olamaz da, çünkü imkân kabiliyeti yetersiz ve ülkenin mevcut coğrafik konumu hiç uygun değildir. Bu duyuru karacı generaller tarafından yapılmış olsa, yine de çok zorlama düşünceyle bir kulp takılabilirdi belki…</p>
<p>Neyse ki serbest bırakıldılar. Ancak bu süreçte şunu gördük ki; parayla tutulmuş sözde yorumcular televizyon ekranlarından salyalarını akıtarak Millete kin ve nefret tohumu saçmaktan hiç geri durmadılar. Neymiş ‘’ Yüce Türk Milleti’’ ifadesi darbeyi çağrıştırıyormuş, çok zavallısınız…</p>
<p>Ramazan ayının huzur, barış ve mutluluk getirmesini dileyerek; sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/bahriyeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çöküş</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/cokus/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/cokus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:04 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/cokus/</guid>

					<description><![CDATA[Çok talihsiz bir dönemden geçiriyoruz, pandeminin bunu tetiklediği gerçeğini de inkâr etmemek lazım. İnsanı, diğer canlılardan ayıran özelliklerden olan; akıl, düşünme, vicdan, empati, sevgi, dürüstlük gibi çok değerli kavramların anlamsızlaştırılarak değersizleştirildiği bir dönemdeyiz. Bilinen tüm paradigmalar çöktü. Pandeminin etkisiyle hızlı şişirilen dijital dönüşüm rüzgârının yelkenleriyle de eninde sonunda gireceğimiz ‘’yalnızlaşma ve içe kapanma’’ limanına erkenden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çok talihsiz bir dönemden geçiriyoruz, pandeminin bunu tetiklediği gerçeğini de inkâr etmemek lazım. İnsanı, diğer canlılardan ayıran özelliklerden olan; akıl, düşünme, vicdan, empati, sevgi, dürüstlük gibi çok değerli kavramların anlamsızlaştırılarak değersizleştirildiği bir dönemdeyiz.</p>
<p>Bilinen tüm paradigmalar çöktü. Pandeminin etkisiyle hızlı şişirilen dijital dönüşüm rüzgârının yelkenleriyle de eninde sonunda gireceğimiz ‘’yalnızlaşma ve içe kapanma’’ limanına erkenden girmiş olduk.</p>
<p>Bozulma her alanda ve davranışta kendini gösterirken değerli bir özelliğimiz olan empati kabiliyetimizin de yok oluşu kaçınılmazdı. Bir gün herhangi konuda aynı düşündüğünüz kişi ile ertesi gün farklı düşündüğünüzde ki çok normaldir, sanki her konuda birebir aynı düşünmek zorundaymışsınız gibi, kırılganlık, tahammülsüzlükle birlikte derin kopuşlar yaşanılabildiğine ve düşmanlaşıldığına sanırım siz de rastlamışsınızdır.  Bu da bence yalnızlaşma veya içe kapanma davranışının önemli bir göstergesidir.</p>
<p>Eskilerin büyük insanlarının mütevazı davranışlarıyla inatlaşırcasına, bazılarında da öyle bir ego oluşmuş ki ‘’ben bilirim, en büyük benim, en iyi ben konuşurum, en iyi yerlere ben layığım, en çok benim hakkım’’ havasında sanki kibir havuzunda yüzer gibiler.</p>
<p>Biraz empati yapsalar herkesin bir değer olduğunu görecekler, farklı yeteneklerin olduğunun farkına varacaklar. Ama onun baktığı ayna kendisini dev, başkalarını cüce gösteren cinsten.</p>
<p>Uzun yıllar muhtarlık yapan, yerel gazetede köşe yazarlığı yapmış Trabzon eski belediye başkan yardımcısı Gürsel Gençsoy ile bir gün sohbet ederken ‘’ömür boyu unutamayacağım’’ dediği anısını duygulanarak anlatmıştı. ’’ CHP yeniden açılınca kayıt olmak için Parti binasına gidip CHP Merkez İlçe Başkanının makamına girdiğimde, <strong>küçücük masada koskoca Sefer Özgür’ü</strong> görünce çok şaşırmıştım.’’ Şimdinin burnundan kıl aldırmayan Siyasilerine ithaf olsun.</p>
<p>Ülkemiz son yıllarda bu yetersiz ve kendinden habersiz insanların artması, liyakatin yok olması ile çok kritik bir dönemeçten ve sınavdan geçiyor. Umarım sonumuz Çöküş olmaz.</p>
<p>Amirallere yapılan hukuksuz uygulama ve saçma darbe bildirisi suçlamasıyla ayaklarına takılan elektronik kelepçe, nerede olduğu bir türlü açıklanamayan 128 milyar dolar olayı, bir bakanının kendi şirketinden kendi bakanlığına malzeme satışı, bir elin verdiğini diğer el görmesin atasözü muhteşem güzel anlamıyla ortada dururken hükümet yetkililerin şov yaparcasına patates, soğan dağıtması gibi olaylar, bu mübarek Ramazan ayında Yurttaşların vicdanlarında derin yaralar açarken öfkesini artırmış ve adalet isteğini daha yüksek sesle dillendirmesine sebep olmuştur.</p>
<p>‘’ Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakirde olsalar, adaleti dimdik ayakta tutacak Allah için tanıklık edenlerden olun. Allah ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip, büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.’’(Nisa Suresi 135)</p>
<p>Anlaşılmayan bir şey var mı? Her ne pahasına olursa olsun adaletin, hak ve hukukun tarafında olunmalı, çekimser bile kalınmamalıdır, bir gün herkese lazım olacaktır.</p>
<p>‘’Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz’’, diyen Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılında bu günleri nasıl tasavvur etmiş ki?</p>
<p>Yani esas mücadele dindarlarla değil dincilerledir. Dine en çok zararı da dinciler vermeye devam etmektedir. Z kuşağı arasında artan deizmin sebebi de dincilerin dini istismar etmesidir.</p>
<p>Televizyondaki ‘’Güzel Kuran okuma’’ yarışması da bu yönden değerlendirilmelidir. Dinin magazinleştirilmesi günah değil midir? Güzel okumaktan ziyade anlatma ve anlaşılmaya çalışılması daha doğru olmaz mı?</p>
<p>Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’de yarışmayı eleştirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:        ‘’Kuran, ses yarışmalarının güftesi olarak kullanılacak bir kitap değildir. Kuran bir hayat kitabıdır.’’ Katıldığımı ifade ederek üstüne üstelik Kuran’ın yarışma şeklinde okutulmasının manevi hazdan ziyade maddi bağlamda kullanılmasının da zararlı olduğu gün ışığı kadar aşikârdır.</p>
<p>Hadi insanları yarıştırdın diyelim, bari sonunda manevi bir takdir belgesi versene, 50 tam cumhuriyet altını vereceğine… Altın ve Kuran bir arada durur mu? Bir de Diyanet İşleri Başkanının, Güzel Kuran Okuma Yarışması Birincisine 50 tam cumhuriyet altınını takdim ederken sanki insanlığa örnek bir davranış sergilermişçesine gazetecilere poz vermesi de tam bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p>Bütün bu sorunların aşılması, adaletin sağlanması ve demokrasinin tüm kurumlarıyla birlikte gelişimiyle mümkün olabilecektir. Tek adam idarelerinde milletin refahı ve hukukun üstünlüğü sağlanamaz. Demokrasi; bireysel sorumluluk olmakla beraber, kurumsal tüzel kişiliklerin de demokrasiyi içselleştirmesi ve uygulaması ile toplumun her katmanına ve bireyine kolayca ulaşmasıyla sağlanır.</p>
<p>Demokrasinin gelişmesi anlamında halkın tek seçici ve belirleyicisi olabilmesi maksadıyla Partiler de sağlıklı olmayan yönlerini düzelterek mutlaka en demokratik yolları açmalı ve uygulamalıdır. Her yerde kılcal damarlarına kadar hissedilir ve yaşam biçimi haline getirilirse çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılır ve daha mutlu, müreffeh yaşanılabilir.</p>
<p>Çöküşten kurtulup birlik beraberlik içinde, adalet, demokrasi, ahlak ve kardeşliğin hâkim olduğu, kimsenin ötekileştirilmediği günlere doğru koşarcasına gidebilmek dileğiyle…</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/cokus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrtica</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/irtica/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/irtica/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:03 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/irtica/</guid>

					<description><![CDATA[İrtica kelime anlamı gericiliktir, geriye dönüş arzusudur. Batıda monarşinin eski rejimine geri dönmek isteyen karşı devrimcileri tanımlamak için kullanıldı. Bizde daha çok cumhuriyet öncesindeki rejime dönüşü ifade eder. Oysaki Mustafa Kemal ‘’ Yerinde duran geriye gidiyor demektir. İleri, daima ileri!’’ derken bırakın geriye gitmeyi yerinde durmayı bile kabullenemiyor ve ilerleme hedefini vurguluyordu. Milli Savunma Bakanlığı,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İrtica kelime anlamı gericiliktir, geriye dönüş arzusudur. Batıda monarşinin eski rejimine geri dönmek isteyen karşı devrimcileri tanımlamak için kullanıldı. Bizde daha çok cumhuriyet öncesindeki rejime dönüşü ifade eder.</p>
<p>Oysaki Mustafa Kemal ‘’ Yerinde duran geriye gidiyor demektir. İleri, daima ileri!’’ derken bırakın geriye gitmeyi yerinde durmayı bile kabullenemiyor ve ilerleme hedefini vurguluyordu.</p>
<p>Milli Savunma Bakanlığı, Harp Okulları giriş koşullarında yapılan düzenlemenin daha geniş kapsamlı ve güncel mevzuata uygun olduğunu bildirerek değişikliği savundu, irdeleyelim bakalım öyle mi?</p>
<p>Milli Savunma Üniversitesi <strong>Harp Okulları Yönetmeliği</strong> ile Milli Savunma Üniversitesi Astsubay Meslek Yüksekokulları Yönetmeliğinin yeni şekli Resmi Gazetede yayımlandı. Böylece 2001 tarihli Harp Okulları Yönetmeliği ve 2003 tarihli Astsubay Meslek Yüksek Okulları Yönetmeliği <strong>yürürlükten kaldırıldı</strong><strong>.</strong></p>
<p>Harp Okulu Yönetmeliğinin, Harp Okulları Giriş Koşullarını içeren 44’üncü maddesinde ‘’ kendisinin, annesinin, babasının, kardeşlerinin ve velisinin tutum ve davranışları ile yasa dışı, siyasi, yıkıcı, irticai, bölücü ideolojik görüşleri benimsememiş, bu gibi faaliyetlerde bulunmamış veya bu faaliyetlere karışmamış olması şartı vardı. Resmi Gazetenin 23 Mart 2021 tarihli sayısında okula giriş koşulları bu sefer 30’uncu maddede zikredildi. Madde numarasıyla birlikte içerik de değişerek yayımlandı ve (p) fıkrası olarak ‘’Terör örgütlerine ve Milli Güvenlik Kurulunda devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, iltisakî, ya da bunlarla irtibatı olmamak’’ şeklinde ifade yer aldı.</p>
<p>Neden ihtiyaç duyulduğu bilinmez ama masumane gözüken bu değişiklik aslında çok tehlikeli olmakla birlikte 15 Temmuzun da anlaşılmadığının açık bir göstergesidir.</p>
<p>Ülkemizde nedense önlenemeyen tarikat ve cemaatlerin artışı Türkiye Cumhuriyeti için gizli tehdittir. Bu tehdit yok sayılarak veya tehlikesiz görülerek, esasen siyasi kimliği de olan bu yapıların Orduya sızmasına en hafif ifadeyle göz yummaktır.</p>
<p>Cemaat ve tarikatlar siyaset dışı kurumlar gibi algılatılmak istenirse de olmadığı gibi siyaseten de beslenen oluşumlardır. Taraftarlarına menfaat sağlayan bu yapılar aidiyetlerini çıkar sağlama üzerinden de sağlamlaştırmaktadırlar. Kendi grubunu her durumda, her şartta sahiplenen ve savunan yapı da liyakat (gerçi artık hiçbir kurumda kalmadı ama) olmadığı gibi kendi iç hiyerarşileri mevcuttur ki bu ordunun yapısına tamamen terstir.</p>
<p>Çıkar birlikteliğiyle veya çaresizlikle veya sahipsizlikle veya kandırılmışlıkla bir araya getirilen oluşum zamanla güç odakları haline gelir ve siyaseti yönetme hevesiyle nitelikten ziyade niceliğiyle siyasilerin de ilgi alanlarına girerler. Sonrasında ‘’ besle büyüsün çoğalsın, devamında seni de büyütsün çoğaltsın’’ mantığı veya mantıksızlığı siyaset- tarikat ilişkisini hep sıcak tutar. Bu yapıların varlık sebepleri siyasilerdir, siyasilerin ise varlık sebepleri bu yapılar olmamalıdır.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü eskimeyen altın bir öğüt ve uyarıdır, anlayana, dinleyene. ’’ Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’ İşte bu yüzden askeri okullarda Atatürk ismini de silmek istiyorlar. Gerçekten bunları göremeyen var mı?</p>
<p>Kendini muhafazakâr, solcu, sağcı, radikal gibi tanımlamaktan ziyade hukukun üstünlüğü, özgürlük ve evrensel değerlere sahip çıkışı ile özdeşleştiren ‘’z ve y’’ kuşağı bu tür yapılanmalara uzak duruşları ile toplumun bireysel çıkarcılıktan toplumsal menfaat düşüncesine evirileceğini açıkça göstermektedir.</p>
<p>Askerlik mesleği; tarihi, kültürel, milli değerler ve anayasal ilkelerin oluşturduğu bir bütüncül yaklaşımdır. Savunulması gereken bu değerler, mesleği milletin gözünde saygın bir konuma taşıyarak, ordu- millet gönül birlikteliğini oluşturur.</p>
<p>Mesleğin ortak paydası, bölünmez bir üniter yapı, laik ve demokratik cumhuriyetin varlığının devamıdır. Asker ülkenin bekası için oluşturulmuş ve erden mareşale kadar tüm rütbelilerdir, para kazanma mesleği hiç değildir. Aslında meslek de değil, yaşam biçimidir. Askerler ‘’icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatını feda eyleyeceğine namusu üzerine’’ yemin eder ki bu onların saygınlıklarını artırır, zaten milletin özüdürler, milletinin bağrından çıkmışlardır.</p>
<p>Asker ülkenin bekası için siyaseti izler ancak içinde aktif bulunacağı alan değildir, olmamalıdır da. En acı tecrübe Balkan Harbinde edinilmiş ve tarihe kara leke olarak sürülmüştür. Subayların politize olması sebebiyle, emir- komuta birliğinin ve disiplinin zedelendiği ve dolayısıyla itaatin zayıfladığı ortamda Osmanlı Ordusu ağır yenilgi alır. Travması hala sürmektedir.</p>
<p>Çok okuyan ve tecrübeden yararlanmanın büyüsüne inanan Mustafa Kemal askerlik ve siyasetin bir arada yürümemesi gerekliliğine inancı gereği 7-8 Temmuz 1919 gecesi askerlik görevinden istifa eder. İyi tanıdığı Milletin, şefkat, olgunluk ve inanma azminden ilham alarak sivil vatandaş olarak davasını sürdürür. Çok büyük risk alır.</p>
<p>İstifası sonrasında Kazım Karabekir’in’’ Ben ve Kolordum buyruğundayız’’ cümlesi aldığı en güzel tekmildir. Bu tekmil Türk Milletinin, emperyalistler karşısında özgürlüğe doğru gidişini de hızlandıracaktır. İstifasının arkasından Kazım Dirik hariç olmak üzere onun maiyetinden ayrılmayacağına söz veren tüm subaylar askeri üniformalarını çıkarırlar.</p>
<p>Bu geçmiş ve geleneğe sahip olan Ordunun yapacağı en önemli iş harp sanatını öğrenmek ve öğretmek ve her daim savaşa hazır olmaktır.</p>
<p>Siyaset yapacak vatan sevdalıları mutlaka var olacaktır, asker kışlasında çok daha değerlidir, yani taş yerinde ağırdır. İşte bu sebepten siyasiler de askeri siyaset dışında tutmak ve korumak durumundadır.</p>
<p>Yeni düzenleme ile cemaat ve tarikatların orduya girişinin önünün açılması siyasetin orduya müdahil olma hırsını körükler ve ordu- siyaset açmazına sürükler.</p>
<p>Düzenlemeyi yapanlar ve savunanlar toplum vicdanını rahatlatamamış ve ikna da edememiştir. Aslında ikna etme istekleri de yoktur ya, ben yaptım oldu anlayışı hâkim olunca…</p>
<p>Bırakın ordu-millet elele olsun da, ordu-siyasetçi elele olmasın…</p>
<p>Umarım ve dilerim ki kaldırılan irtica sözcüğüyle, güneşli, aydınlık günlere olan umut, özlem ve beklentiler gecenin zifiri karanlığına kurban edilmez.</p>
<p>Saygılarımla, sağlıcakla kalın…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/irtica/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çanakkale Geçilmez</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/canakkale-gecilmez/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/canakkale-gecilmez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:02 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/canakkale-gecilmez/</guid>

					<description><![CDATA[Yayılmacı politikayı alışkanlık haline getiren İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915&#8217;te başladı.19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Eceabat’a ulaştığında Boğazda savaş sürüyordu. 13 Mart 1915&#8217;e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu. Ancak, boğazları kolayca geçebileceklerine inanan düşmanın, kararlı ve dirençli bir karşılık bulmaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. 18 Mart 1915&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yayılmacı politikayı alışkanlık haline getiren İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915&#8217;te başladı.19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Eceabat’a ulaştığında Boğazda savaş sürüyordu. 13 Mart 1915&#8217;e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu. Ancak, boğazları kolayca geçebileceklerine inanan düşmanın, kararlı ve dirençli bir karşılık bulmaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu.</p>
<p>18 Mart 1915 Perşembe günü bu sefer 16 savaş gemilik donanma Çanakkale&#8217;yi geçmeye kalkar,  ancak her gemi Nusret mayın gemisinin boğazın Asya tarafına yerleştirdiği deniz mayınları tarafından hasar almıştır.</p>
<p>Çanakkale Geçilmez sözü sanki kafalarına kazınmış Türk askeri karşısında işgal güçleri 18 Mart 1915 akşamı savaş gücünün üçte birini kaybetmiş ve denizden geçişin mümkün olamayacağı anlaşılmıştı.</p>
<p>Düvel-i Muazzama’yı canı ve kanı pahasına durduran Türk askeri, tarihe ismini şanla yazdıracak ve nice destansı öykülere imza atacaktır. Örneğin, 220 kg.lık top mermisini tek başına sırtlayan Balıkesirli Seyit Onbaşı’nın(Çabuk) vatan sevgisiyle imkânsızı başarmasıdır.  Seyit Onbaşı top mermilerini sırtlayarak vinci bozuk olan top kundağına yerleştirir ve yapılan üçüncü atışla İngiliz zırhlısı batırılır.</p>
<p>Seyit Onbaşıdan savaşın sonunda mermi ile fotoğraf çektirmesi istenirse de top mermisini kaldıramaz ve ‘’Yine savaş çıksın yine kaldırırım’’ der.</p>
<p>Deniz Zaferi sonrasında uslanmayan işgalciler ile 25 Nisan 1915 sabahı tarihin akışını değiştiren Çanakkale Kara Savaşları başlar.  Bu sefer de Arıburnu,  Anafartalar, Conkbayırı zaferleri sonrası yenilen düşman kuvvetleri çaresizce defolur ve “Çanakkale Geçilmez&#8221; sloganı tüm dünyaya yayılır.</p>
<p>Çanakkale savaşı Türk Milletinin Balkan savaşı mahcubiyeti sonrası Orduya ve kendine güvenini arttırırken, Komutanlıktan Liderliğe doğru bir dönüşüm başlar Mustafa Kemal adına…</p>
<p>Çanakkale Zaferi topyekûn mücadelenin sonucudur. Bursa, Edirne, Kastamonu, Ankara, Kayseri, Konya, İzmir, Balıkesir, Tokat, Trabzon, Bilecik, Bolu, Kütahya, Denizli gibi lise öğrencilerinin pek çoğunun savaşa katıldıkları ve büyük ekseriyetinin geri dönmeyi başaramadıkları kaynaklarda genel bilgi olarak yer almaktadır.</p>
<p>Yoklama kâğıtlarına ‘’Geri Dönemediler’’diye yazılan Trabzon Lisesi öğrencileri de 1365 km.lik bir uzaklıktan Çanakkale savaşına tereddüt etmeden katılacak ve Lise, üç dönem mezun veremeyecekti. Hayatının baharındaki vatansever genç çocuklar gözlerini kırpmadan merminin üzerine uçarcasına gitmekten korkmamışlardı.</p>
<p>34 yaşındaki genç komutan Mustafa Kemal’in 9 ay 13 gün kaldığı kanlı savaş meydanında 250 bine yakın kaybımız olurken, binlerce askerin yanı sıra yitirdiğimiz Harbiyeli, Mülkiyeli, Tıbbiyeli veya Sultanili(GS Lisesi) Türk ocaklarında yetişmiş aydının eksikliği hep hissedilecektir.</p>
<p>Çanakkale muharebeleri süresince Türk Askerinin sergilediği dürüstlük, yardımseverlik, cesaret, saygı, sevgi ve şefkat gibi insani özellikleri düşmanları arasında bile takdir edilmesini sağlamıştır. Yaralı ANZAC(Avustralya ve Yeni Zelanda kolordusu) askerleriyle karşılıklı olarak su alınıp verilmesi, yaraların sarılması gibi davranışlar, savaşanlar arasındaki ahlaki ve insani duyguları anlatması açısından dünyaya örnek olmuştur. İşte bu yardımlaşma görüntülerini yaşayan ve acıyı içselleştiren Mustafa Kemal 1934 yılında Avustralyalı ve Yeni Zelandalı annelere duygusal bir mektup gönderir:</p>
<p><strong>“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız.</strong></p>
<p><strong>Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır.</strong></p>
<p><strong>Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.” </strong></p>
<p><strong>Şu ulvi ruh haline bakın, düşman askerlerini kendi çocukları gibi sahiplenmek ve o annelerin acılarına ortak olabilmek… Zaten asker olmasına rağmen savaşa karşıydı. Nitekim </strong>1923&#8217;te Adana&#8217;da “<strong>Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir</strong>’’ diyecekti.</p>
<p>Tüm olumsuzluklara rağmen tarihi zafere imza atan Türk askerini, Beşinci Ordu Komutanı olarak Çanakkale harekâtını idare eden Alman Mareşal Liman von Sanders şu duygularla anlatır:</p>
<p>‘’Türkler, dünyanın en kudretli donanma ve ordularını dövmüşlerdir. Çelikten, manevi kudretten, vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir? Bu sualin cevabı, işte şu gösterişsiz, mütevekkil(yazgıya boyun eğmiş) ve sessiz Anadolu çocuğunun kendisiydi.</p>
<p>Çoğu yarı çıplak, çoğu yarı açtılar. Haftada bir öğün kemikli bir parça et verilebiliyordu. Nebat yağında haşlanmış bir buğday kırığı yiyorlar, sıhhi vasıflardan mahrum su içiyorlar. Taş üzerinde yatıyorlar, güneşe, fırtınalara, soğuğa, yağmura karşı korunmamış siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyorlar, fakat dünyanın bütün vasıta ve imkânlarına sahip düşmanlarını buldukları zaman aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne gösterişsiz bir yurt sevgisiydi. Ölüme gülerek giden başka bir millet yoktur.’’</p>
<p>Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı, Liyakat Nişanı&#8217;nda bulunan Atatürk kabartması, 15 Aralık 2013 tarihinde yönetmelikte yapılan değişiklikle kaldırılmış ve değişikliğin iptali için Danıştay&#8217;a dava açılmıştı. Danıştay nişanlarda Atatürk kabartmasının kullanılmasını öngörmüştü. Ama Atatürk’ü kaldırmaya kararlı olan Cumhurbaşkanlığı karara itiraz edip temyize gitmişti.</p>
<p>2019’da Danıştay 10’uncu Daire’nin kararını yerinde buldu. Şimdi ise yine başa dönüldü. Mahkeme kararıyla madalyalara konulan Atatürk kabartması, yine mahkeme kararıyla kaldırılmış oldu.</p>
<p>Eloğlu Liman von Sanders’ın düşünceleri ve bizim mahkemenin kararı?</p>
<p>Atatürk; milletine adanmışlığı, çağdaşlığı, dürüstlüğü, yeteneği, vatan sevgisini, insani değerleri, sevk ve idare yeteneğini, haksızlığa karşı durmayı temsil ediyor. Danıştay neyi temsil ediyor, hukuku mu, siyaseti mi? Mukayese bile etmem.</p>
<p>2017 yılında bir gün Gelibolu yarımadasındaki Kocadere mevkiinden saat: 05.00’te kırık buğday çorbası içtikten sonra 57’nci Alayın yürüdüğü yoldan yürüdüm, huşu içinde, gururla, minnetle ve kahraman vatan evlatlarının çoğunun şehit olduklarını düşünerek, Mehmetçiklerden biriymişim hissiyatıyla ve Mustafa Kemal’in ‘’ Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum’’ emrini verdiğini hayal ederek…</p>
<p>‘’Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.</p>
<p>Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir!’’</p>
<p>Nişanlardan Atatürk kabartmasını kaldırsan ne olur, kaldırmasan ne olur, yüreğin yetiyorsa gönüllerdeki sevgiyi kaldır!</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/canakkale-gecilmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Milletimiz !</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/milletimiz/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/milletimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:58 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/milletimiz/</guid>

					<description><![CDATA[15 Mayıs 1919 günü İngiltere, ABD ve Fransa’nın ortak kararı neticesinde Yunan Krallığı tarafından işgal edilen İzmir’in durumu tüm vatanseverleri derin bir üzüntüye düşürür. Bu duruma dayanamayanlardan birisi olan Mehmet Akif ailesini damadı Ömer Rıza’ya emanet ederek Ankara’ya gider. Oradan milli mücadeleye karşı ayaklanmaların olduğu Konya’ya görevlendirilir ve gider gitmez, olup bitenleri anlatarak vatandaşları aydınlatmaya&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Mayıs 1919 günü İngiltere, ABD ve Fransa’nın ortak kararı neticesinde Yunan Krallığı tarafından işgal edilen İzmir’in durumu tüm vatanseverleri derin bir üzüntüye düşürür. Bu duruma dayanamayanlardan birisi olan Mehmet Akif ailesini damadı Ömer Rıza’ya emanet ederek Ankara’ya gider. Oradan milli mücadeleye karşı ayaklanmaların olduğu Konya’ya görevlendirilir ve gider gitmez, olup bitenleri anlatarak vatandaşları aydınlatmaya çalışır.</p>
<p>Konya’da durumun vahim hali, bazılarının ‘’Biz Selçukluyuz, bizden olmayan hükümetin yıkılmasından bize ne?’’ sözlerinden anlaşılır. Bu söz, millet olamayıp ümmetçiliğin yaptığı tahribatın düşünce yapısına yansımasıdır. Aydınlatma işlevini kâh bizzat yanlarına giderek kâh düşünceleriyle dolu dergisinde halka ulaştırır.</p>
<p>Emperyalistlere ve dâhili hainlere mücadele verilirken İsmet Paşa, İnönü Zaferinin ardından milli birlik ve beraberliği sağlamada etkisi olacağına inandığı İstiklal Marşı isteğini dile getirir. Beste ile güfte için yarışma düzenlenmesini ve her biri için beşer yüz lira ödül verilmesini Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’ ye bildirir. Mehmet Akif ödülü kabul etmeyeceğini bildirerek hemen işe koyulur. Sokakta, evde, yürürken, yemek yerken, yatarken kısaca duygu ve düşüncesinin her anında adeta onunla yaşarcasına, marşı kafasında yazmaya başlar.</p>
<p>Bu duygu ve düşünce yoğunluğu sonucunda, ‘’Kahraman Ordumuza’’ ithaf ettiği marş son şekliyle 17 Şubat 1921 günü Sebilürreşad dergisinde yayınlanır. 12 Mart 1921 günü Mecliste 10 kıta ve 41 mısralık şiir Hamdullah Bey tarafından okunduktan sonra oy çokluğu ile kabul edilir. 21 Mart’ta Resmi Gazete’de yayınlanır. Mehmet Akif ölmeden önce; ‘’ O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Yazmak için o günleri görmek, yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. Milletin malıdır. Allah bir daha bu Millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!’’ der.</p>
<p>Şairin o günleri yaşamak lazım demesi derin mana içerir. Yakın tarihteki bir yaşanmışlığa bu anlamda büyüteç tutalım. Kıbrıs’ta savaş ve mezalim görenler ile hiç savaş görmemiş Türk toplumunun Annan planına verdiği oy yarı yarıya adeta ortadan ayrılmış gibidir. Annan Planı için yapılan referandum Kıbrıs Türklerinin yüzde 65 (bunlar savaş görmeyen gençlerdir) kabulüne rağmen Kıbrıs Rumlarının yüzde 75 ile reddi üzerine gerçekleşememiştir. Aslında Kıbrıs Türklerinin zenginleşerek daha refah içinde yaşamasını sağlayacak olmasına rağmen yüzde 35’in (ileri yaşlılar) hayır demesinin nedeni işte şairin de belirttiği ‘’yaşamak lazım’’ cümlesinde gizlidir ve açıklaması sayfalara sığmaz. Her şeyi ekonomik olarak değerlendiren ve maddiyattan gayri bir şey göremeyenler maneviyatın da hazzını ve değerini duyumsayamazlar.</p>
<p>Küresel Dünya, halkların kardeşliği, özgürlük, ülkeye barış getirme gibi laflar mükemmel sözlerdir, ama gerçekte maalesef slogan olarak kalır ve kılıf oluştururlar. Afrika’da bebekler açlıktan ölür, Avrupa’nın ortasında, Uzak doğuda katliam, soykırım yapılırken işte bu slogancılar kulaklarını tıkarlar. Emperyalist Ülkeler kafatasçılık düzeyinde milliyetçiliğin doruklarına çıkarlar ama sizin Türk Milleti ifadenizi sakıncalı bulurlar. Ve bu dayatma sizin siyasetçilerinize de sirayet eder, Türk Milleti diyemezler. İnanmıyorsanız, siyasetçilerin taziyelerine vb. bakınız…</p>
<p>Tarihçi Bernard Lewis, türkçe konuşan Anadolu’ya Türkiye adının 11. Yüzyılda Avrupalılarca verildiğini belirtmişti. Atatürk ‘’Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’’ sözüyle milliyetçiliği açıklarken etnik ve mezhebi ayırım yapmamış ve kimseyi kimsesizleştirmemiş ve ötekileştirmemiştir.</p>
<p>Ancak, her dönem, işgalcilikten beslenen odaklar etnik ve mezhepsel farklılıkları hep kaşıyarak bundan yararlanmışlardır. Kendilerine yardım eden dâhili bilinçli hain ve bilinçsiz saf insanı bulmakta da hiç sıkıntı çekmemişlerdir. Sanki işgal ettikleri her yerde vahşice yerli halkı katletmemişler gibi, bunlar demokrasi havarisidirler ve sizden iç sorunlarınızda güvercin olunmasını ister, ama iş kendi iç sorunlarına gelince en yırtıcı şahindirler.</p>
<p>Atatürk Devrimi, Anadolu’daki bin yıllık Türk gerçekliğine karşın, milliyet olgusuna biyolojik olarak bakmayarak ırkçılığı hiçbir zaman benimsememiştir. Irkçılık temelindeki milliyetçilik daha çok irticai unsurların işine gelmiş ve arkalarına gizlenmişlerdir.</p>
<p>Milliyetçiliği etnik köken, ırk ve dine dayandıran zihniyet komünizmle mücadele kisvesi altında milliyetçiliği köpürtürken irticai düşüncesini hep saklamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi de işte böyle saklanarak günümüze gelmiştir. Son zamanlarda saklanma ihtiyacı da duymamışlardır.</p>
<p>Milliyetçiliği din ile aynı kefeye sığdıran Milliyetçiler Derneğinin 1950 sonlarında yayınladığı bir bildiride ‘’Biz minare müncileriyiz (kurtarıcıları)’’ ifadesinin, bir İstiklal Savaşı Gazimizde çağrıştırdığı anı oldukça acıtıcıdır.</p>
<p>‘’1920 Haziranında Zile isyanında kendilerine halife adını veren eşkıyalar Zile kalesindeki Piyade Taburuna evlerin pencerelerinden, bahçe duvarlarından, minare mazgallarından ateş yağdırıyordu. Zile camisinin minare mazgalından atılan bir kurşunla Bölük Komutanı Amasyalı Yüzbaşı SaMimi Bey şehit oldu. Bu minare mazgalı birçok Mehmetçiğin de hayatına mal oldu. Onlar da o zaman minare müncileri olduklarını iddia ediyorlardı.’’</p>
<p>İstanbul Üniversitesi İnkılâp Tarihi bölümünden hocam olan Sabahattin Özel’in kitabından alıntıladığım gerçek olay milliyetçiliğin laik karakterinin korunarak vatanseverlik esasına dayandırılması gerekliliğini çok iyi anlatmaktadır.</p>
<p>‘’Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyoruz’’diyen bir Mustafa Kemal Atatürk ve onu unutturmaya çalışanlar arasındaki büyük fark, Milletine adanmışlık ve kişisel çıkarlarına düşkünlüktür.</p>
<p>Günümüzde tercih edilen Popülist siyaset çok zararlı bir tercihtir, samimi değildir, tribüne oynamak, nabza göre şerbet vermektir, oy kaygısı taşır, aldatır. Keza matematik hesabı da siyasette, tutmaz bir dayanaktır, evdeki hesap gibidir hiçbir zaman çarşıya uymaz.</p>
<p>Doğru ne ise onu yaparsan toplumun güvenine mazhar olursun, gerisi mi, gelir mutlaka… Eğrilere alıştırılan toplumda doğruları yapmak zor olsa da hak ettiği değeri er geç bulacak ve kazanacaktır, yeter ki vazgeçip eğrilere uymasın…</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/milletimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sekiz Mart</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/sekiz-mart/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/sekiz-mart/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:58 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/sekiz-mart/</guid>

					<description><![CDATA[Gün geçmiyor ki, o gün ile ilgili bir özellik olmasın. İşte bu her gün için bulunan anma vb. özel günler çok önemli günleri belki de sıradanlaştırıyordur. 8 Mart gününün de bu özel günler arasında kaybolup gitmemesini dilerim. Çünkü 8 Mart Günü; esasen insanın yaradılışının kaynağı olan kadının, cahiliye devrinde diri gömülen kız bebeklerin, satılan köle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gün geçmiyor ki, o gün ile ilgili bir özellik olmasın. İşte bu her gün için bulunan anma vb. özel günler çok önemli günleri belki de sıradanlaştırıyordur. 8 Mart gününün de bu özel günler arasında kaybolup gitmemesini dilerim. Çünkü 8 Mart Günü; esasen insanın yaradılışının kaynağı olan kadının, cahiliye devrinde diri gömülen kız bebeklerin, satılan köle kadınların olduğu ve söz söyleme hakkının bile olmadığı dönemlerden günümüze çok meşakkatli yollardan geçerek gelmesine rağmen hala layık olduğu değeri göremediği için haklarını savunma ve daha da geliştirme çabalarının desteklenme günüdür.</p>
<p>Mustafa Kemal İzmir’de 1923 yılında yaptığı bir konuşmada ‘’ Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir’’ demişti. Bir Milletin gelişmişlik düzeyini de şüphesiz kadının ulaştığı seviye belirlemektedir.</p>
<p>Halk ozanımız Neşet Ertaş ’’ kadınlar insandır, biz erkekler ise insanoğlu’’ diyerek kadının ne denli kıymetli olduğuna vurgu yapmıştır. Bazı kelimeler vardır öylesine boşluk doldururken bazı kelimelerin anlamı ise sayfalara sığmaz. Annem, ablam, kız kardeşim, teyzem, halam             sözcüklerini gözümüz kapalı düşündüğümüzde kim bilir belki de şiirler ve hatta romanlar yazarız.</p>
<p>Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasında kadınların erkekler gibi korkusuzca görev aldığını, hayâsız düşman akınlarına karşı gövdesini siper ettiğini, Nene Hatun, Gördesli Makbule, Kara Fatma, Binbaşı Ayşe gibi onlarca, binlerce kadınımızın bazen cephede bilfiil çarpışırken bazen de kağnısıyla cepheye silah taşıdığı bize kaç kez anlatıldı.</p>
<p>Kadınların cephe ve gerisindeki faaliyetlerini gören ve takdir eden Mustafa Kemal; fıtrattan(yaradılıştan) gelen bir eşitliği değil, hukuk karşısındaki eşitliği savunmuş, bunu da ilk fırsatta sağlamıştır.</p>
<p>‘’Eksik etek, kocanın vurduğu yerde gül biter, kadına sır verene tellal gerekmez, tarlayı düz al kadını kız al’’ gibi sözlerle haksız ifadelerle aşağılanan kadınlarımız, eşit hakları birçok Avrupa ülkesinden önce 17 Şubat 1926 günü kabul edilen Medeni Kanun sayesinde kazanmışlardır. 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce Belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları da 5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanınırken İtalya 1946, İsviçre 1971 yılında bu hakkı kazanabilmiştir.</p>
<p>1935 seçimlerinde Mustafa Kemal dönemin ağır siyasi, sosyal koşullarına rağmen ve Avrupa’da diktatörlük rejimleri sürerken bile demokratik adımlar atabilmiştir. Bu anlayış ve irade sayesinde beşinci Meclisin 18’i yani yüzde 4,6’sı kadınlardan seçilmişti. Bugün ise yüzde 17,4’tür. Milletvekillerden birisi de Trabzon milletvekili Ayşe Seniha Hızal’dı. Türkiye, 2020’de yapılan bir araştırmaya göre kadın milletvekili oranında dünyadaki 192 ülke içinde 119&#8217;uncu sırada yer alıyor. İlk beş sırada; Ruanda, Küba, Bolivya, Meksika ve İsveç yer alıyor.</p>
<p>Bu seçimde Erzurum’dan meclise giren Nakiye Elgün Meclisteki bir konuşmasında ‘’Bir bakanın gelip de Milletvekili önünde hesap verişi bilseniz ne dokunan sahnedir’’ der. Ancak, bu dokunan sahne yani Bakanların millete hesap verme sorumluluğu, Anayasada 21.01.2017 tarihinde kabul edilerek, 106’ncı maddesi (Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur) başlığıyla birlikte değiştirilmiştir.</p>
<p>Kadınlarla birlikte kurulan Cumhuriyet, kadınların sosyal, kültürel, sanat, spor ve ekonomik alanda yer alması için gerekli teşvik düzenlemeleri yapmış ve uygulamaya koymuştur. Kadınların; gemi kaptanı ve çarkçılık, ağır ve tehlikeli işler ve maden ocakları hariç olmak üzere çalışmasını özendiren kanun çıkarılmış ve Osmanlıda kamuda görülmeyen kadınlar yasa ile korunarak çalışma hayatına katılmışlardır.</p>
<p>Çağdaş Türk kadını da bilimden sanata, spordan kültürel faaliyetlere aktif katılım sağlamıştır. İlk kadın avukatımız Süreyya Ağaoğlu, ilk kadın kimyacımız Remziye Hisar, ilk belediye başkanımız Müfide İlhan, ilk muhtarımız Gül Esin, ilk kadın savaş pilotumuz Sabiha Gökçen, ilk kadın öğretmenimiz Fatma Rafet Angın, ilk kadın doktorumuz Safiye Ali gibi nice kadınımız çağdaşlaşma yolunda ilerlemenin öncüleri olmuş ve ülkemize çok değerli katkılar yapmışlardır.</p>
<p>Kadınların yalnız bir günde anılması, gündeme gelmesi veya önemsenmesi haksızlıktır. Kadın şiddetine ve cinsel istismara her gün karşı çıkılmalı, İstanbul Sözleşmesi (11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul&#8217;da imzaya açılan kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadele hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kısa adıyla İstanbul Sözleşmesi 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.) yaşatılmalı ve bu yöndeki cezalar caydırıcı olana kadar gündemde tutulmalıdır.</p>
<p>Algı için farkındalık yaratmak ve bu farkındalığa dikkat çekerek toplum tarafından kabul görmesini sağlayabilmek çok önemlidir. Hasta ruhlu yaratıkların hukuken hak ettikleri cezaları alana kadar, toplum tarafından adeta mahalle baskısıyla manevi işkenceye tabii tutulması kabul görmelidir.</p>
<p>18 Mayıs 1919 tarihinde İstanbul İnas Darülfünununda(sonra İstanbul Üniversitesi) bir toplantıda bir kız öğrenci kadının önemini vurgularcasına ve dinleyenlerin zihinlerine sanki çivi çakarcasına derin manalı bir söz söyler; ‘’ Kim demiş bir Kadın küçük şeydir, bir Kadın belki en büyük şeydir.’’</p>
<p>Bir şeyi kaybetmeden değeri bilinmeli ve sahip çıkılmalıdır yoksa kazanılan hakları geri almak hiç de kolay olmayabilir. Çevre ülkelerin vatandaşları Atatürk Türkiye’sine kıskançlıkla bakmaktadır. Trabzon’da 2017 Referandum çalışmaları esnasında Meydanda İranlı birisine birkaç soru yöneltmiştim, o tüm sorularıma tek bir cevap vermişti: ‘’Cumhuriyetinizin kıymetini kaybetmeden bilin!’’</p>
<p>Özendikleri Cumhuriyet idaresinde kadına şiddet, taciz, cinayet, cinsel istismar ve sapkınlık olması utanç vericidir. Yapanlar için yasal mevzuat düzenlenerek bu sapkınların en ağır şekilde ceza almaları sağlanmalı,  toplum dışına itilerek toplum vicdanı rahatlatılmalı ve bu utançtan bir an önce kurtulunmalıdır.</p>
<p>Kadınları sosyal hayata kazandıran Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Annesi Zübeyde hanımı ve sevgiyi öğrendiğim annem Sebahat (Eyüboğlu) Özgür’ü özlemle anarken, çağdaş dünyada yaşama azim ve kararlılığında olan tüm kadınların‘’ 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’’ kutlu olsun.</p>
<p>Bütün kadınlar emekçidir, bu kelimeye takılmadan ben tüm kadınları kutluyorum ve bu yolda yaşamını yitirenleri rahmet ve dua ile anıyorum.</p>
<p>İranlının sözü aklımıza küpe olsun mu?</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/sekiz-mart/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Sözleşme</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/toplumsal-sozlesme/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/toplumsal-sozlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:55 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/toplumsal-sozlesme/</guid>

					<description><![CDATA[Fransız anayasa hukuku uzmanı Duvarger ‘’ Tüzük ve yönetmelikler ya gerçeği hiç tasvir etmez veya çok eksik eder, çünkü bunların, oldukları gibi uygulandıkları enderdir. Üstelik parti hayatı kasten bir gizlilik tabakasıyla örtülüdür’’ifadesi, siyasetin kurumsallaşamamasının da izahı gibi. Tabii öyle olunca da çıkar ilişkilerinin çarpıklığı ile kurumsallaşamayan, keyfileşen, kişiselleşen, içe kapanıklaşan siyaset neticesinde gelişmenin önünün kesilmesi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransız anayasa hukuku uzmanı Duvarger ‘’ Tüzük ve yönetmelikler ya gerçeği hiç tasvir etmez veya çok eksik eder, çünkü bunların, oldukları gibi uygulandıkları enderdir. Üstelik parti hayatı kasten bir gizlilik tabakasıyla örtülüdür’’ifadesi, siyasetin kurumsallaşamamasının da izahı gibi. Tabii öyle olunca da çıkar ilişkilerinin çarpıklığı ile kurumsallaşamayan, keyfileşen, kişiselleşen, içe kapanıklaşan siyaset neticesinde gelişmenin önünün kesilmesi de kaçınılmaz.</p>
<p>Tek Parti döneminden hızla sıyrılarak demokrasiye koşarcasına ulaşmak üzere çok partili hayata geçen ülkemizde bugüne kadar kurumsallaşma hızı da da dönüşüme ayak uydurarak koşarcasına olmasa da yürüyerek olması gerekirdi, emekleme şeklinde değil…</p>
<p>1923’de kurulan Halk Fırkasının 1923-1946 arası iktidarı tek parti dönemi olarak tarihimize geçmiş,1945 yılında çok partili hayata hızlı geçiş kararının alınması ile birlikte 23 yıllık dönem kapanarak demokrasi yoluna girilmiştir. CHP, tek parti döneminde toplumu bütünüyle kucaklamış ve bu amaca yönelik önemli kararlar almıştı.</p>
<p>İnönü, demokrasiye olan inancı gereği, partisi dışında yeni parti kuruluşuna da destek vermiş ve Ahmet Emin Yalman’ın teklifi sonucu Demokrat Parti kurulmuştur. Henüz hiç tecrübesi ve kurumsal kültürü olmayan ülkede yapılan 1946 seçimleri şaibeli de olsa CHP’nin kazanımıyla sonuçlanmış ancak DP sonrasında da 14 Mayıs 1950’de iktidarı devralmıştır.</p>
<p>İktidarı ve koltuğu bırakmak öyle kolay değildir, en küçük koltuğa hatta sandalyeye bile sımsıkı sarılanları biliyoruz. Ama Milli Şef diyerek eleştirilen İsmet Paşa birçok üst rütbeli Komutanın iktidarı devretmeme önerilerini ‘’milli iradenin tecellisine uyma’’ cevabıyla reddetmiştir. İşte bu anlayış kurumsallaşma isteğinin de yansımasıdır. Çünkü kurumsallaşma keyfiyetten uzaklaştıkça gelişip köklenir. Nitekim şimdiki Cumhurbaşkanının siyaseten yolunu açan Deniz Baykal, devlet adamlığı sorumluluğu ile demokratik anlayış ve kurumsal düşünce anlayışına örnek olmuştur.</p>
<p>Kuruluşundan itibaren tek adam idaresinden hızlı bir şekilde çok partili hayata geçerek, demokrasiyi kılcal damarlarında bile hissetmeyi hedefleyen ve planlayan irade, şartlar uygun olduğu ilk fırsatta uygulamaya konulmuş, emperyalistler tarafından sekteye uğratılsa da devam ede gelmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet Rejimi, var olan dinamikleri sayesinde sorunları çözebilme enerjisini ve cesaretini bulmuş ve küçük düzenlemelerle demokrasisini daha da geliştirmiştir. Gelişimin değişimlerle sağlanacağı ve güçleneceği gerçektir.</p>
<p>Yüzde 91,3 oyla kabul edilen 1982 Anayasasında değişim yapılması gereken yerler vardır. Örneğin; siyasi partiler kanununun düzenlenmesi, yerel yönetimlerinin daha geniş yetkilere sahip olması gibi…</p>
<p>Bunun için rejim değişikliğine gerek var mı?19 yıldır tek başına iktidar olan parti istediği halde hangi kanunu çıkaramadı? Hangi kararları almak istedi de alamadı? Amaç ilk dört maddenin değiştirilmesi ise çok tehlikelidir ve Millet izin verir mi? Yasama yürütme ve yargı tek kişide toplanırsa bunun adı artık Cumhuriyet olur mu? Yetkinin bir kişide toplanması güç zehirlenmesi oluşturmaz mı?</p>
<p>Önümüzdeki günler sanırım Anayasa tartışmaları ile geçecek. Önemli olan ulusal mutabakatın çok geniş katılımla sağlanmasıdır. Geniş katılımlı mutabakattan kastım; şirin gözükmek, herkese mavi boncuk dağıtmaktan ziyade ülkenin gerçekleri ve modern dünyanın gereklerine azami uygunluktur. Cumhuriyetin kuruluş dönemlerine gidip o dönemi anlamadan bu günün koşullarına göre yargılayarak Atatürk’ten hesap sorma hadsizliğine ve küstahlığına girerek değil aksayan hususların kırıp dökmeden düzenlenmesi ve demokrasi ilkelerine sahip çıkılması mantığıyla çalışma yürütülmelidir.</p>
<p>Dünyada sorunlu ülke çoktur, çözüm asgari müştereklerde buluşabilmektedir. Birleşik Krallık bu sorunu yaşayan ülkelerdendir. 2014 yılında, İskoçya&#8217;nın Birleşik Krallıktan ayrılması ile ilgili referandum %55,4 ile reddedildi. 1999 yılında oluşturulan İskoç özerk parlamentosu, eğitimden, sağlığa, tarımdan sanata gibi alanlarda kendi politikalarını uygulayabiliyor. İngiliz Parlamentosu’nun, dış politika, savunma, göç, kamu yardımları, enerji, vergi oranları gibi alanlarda söz hakkı bulunuyor. İskoç Ulusal Partisi Mayıs 2021’de yapılacak seçimleri kazanırsa tekrara referanduma gideceği ve olumlu sonuç çıkarsa bağımsızlık ilan edebileceği söyleniyor. Germen ırkının devamı İngilizler ile Keltlerin devamı olan İskoçlar, Galliler ve İrlandalılardan biri olan İskoçya’da bağımsızlık rüzgârı ne tarafa evirilecek bilinmez ama milletlerin kendi kaderini tayin etme hakları olmalıdır.</p>
<p>Ulusların dünyadaki gelişmelerden etkilenmesi doğaldır.1789 Fransız Devrimi ve Ulusal Kurtuluş Savaşımız nasıl mazlum uluslara ve ezilmiş halklara örnek teşkil etmişse İskoç oylaması ve sonuçları da bazı yönleri ile değerlendirilecek ve emsal olabilecektir.</p>
<p>Günümüzde süregelen ulus devletler 19’uncu yy.da imparatorlukların dağılmasıyla kurulmuşlardır. Fransız devrimi sonrasında ayrıcalıklı olan sınıflar yani rahipler ve soylular değerlerini kaybettiler. Mutlak monarşi yıkılarak yerini halkında yönetimde var olduğu cumhuriyet aldı.</p>
<p>Yerel yönetimler önemini kaybederek ulus devlet kavramı ile merkezi yapı güçlendi. Toplumlar özgürlükleri ve ulusal kimlikleri için savaşmaya başladılar. Sanayi devrimi de bu gelişmeleri izleyince Avrupa haritası yeniden şekillendi.</p>
<p>Anayasa çalışmaları milenyum çağının gereklerine uygun olarak açılım sürecinde olduğu gibi kapalı kapılar ardında değil, mezara gidecek sır gibi hiç değil toplumun tümünün gözü önünde yapılmalıdır.</p>
<p>Merkezi Yönetimden ayrı düşünmediğim ancak güçlendirilmesine inandığım yeni yerel yönetim düzeni; laik cumhuriyetin, ülke bütünlüğünün, çoğulcu demokrasinin, bireyin gelişmesinin, insan haklarının, bireysel kültürel hakların güvencesini oluşturacak şekilde düzenlenebilir.</p>
<p>Ülkemizin geleceği, birlik ve beraberlik içinde yaşamaya devam etmemiz, dünyada saygın yerimizin devamı,  sil baştan yeniden anayasa ile değil, mevcut anayasanın ilk dört maddesine dokunmadan yeni düzeltmeleri ile olacaktır. Bu durum particilikle açıklanacak bir şey değildir. Hangi partiden olunursa olunsun, çocuklarımızın geleceği ve vatanın bölünmez bütünlüğü söz konusudur ve de her şeyin üzerindedir.</p>
<p>Küresel güç odaklarının Yugoslavya, Çekoslovakya, Ukrayna, Gürcistan ve Arap Baharıyla orta doğuda sahneye koydukları sivil toplum örgütleriyle siyaseti tasarımlama operasyonunda, sırada Türkiye’nin olduğu asla unutulmamalıdır.</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/toplumsal-sozlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En Güzel İş</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/en-guzel-is/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/en-guzel-is/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:55 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/en-guzel-is/</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de en güzel iş sizce nedir? Hiçbir dönem değeri azalmaz, hep artar ve hep el üstündedir. Gerçi kısa sürelidir ama belirli aralıklarla bu şerefli ve itibarlı işini ifa ederken yine hep saygındır. Ve o kısa süreli görevi ona ciddi maddi ve manevi kazanımlar elde ettirir ki diğer uzun aralığı beklemeye değerdir. Bilemediniz mi? Delege Ağalığı,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de en güzel iş sizce nedir? Hiçbir dönem değeri azalmaz, hep artar ve hep el üstündedir. Gerçi kısa sürelidir ama belirli aralıklarla bu şerefli ve itibarlı işini ifa ederken yine hep saygındır. Ve o kısa süreli görevi ona ciddi maddi ve manevi kazanımlar elde ettirir ki diğer uzun aralığı beklemeye değerdir. Bilemediniz mi?</p>
<p>Delege Ağalığı, yani delegeleri yazanlar yani bu işi kendinde hak görenler, başkalarının hakkını gasp edenler. Yani muktedirler, yani demokrasi timsalleri! Nasılsa Ağalık sistemine uzak bir ülke değiliz. Ağa önemlidir, bir filmde de sahnelendiği gibi, ‘’ağanın pokunun üstüne yapılır mı?’’ derecesinde…</p>
<p>Suç onda mı yoksa onu bu işe teşvik edenlerde mi? Fransız anayasa hukuku uzmanı ve siyaset bilimci Maurice Duverger’in, ‘’Tüzük ve Yönetmeliklerde özellikle boşluklar bırakılır ki yazanlar tarafından bu boşluklardan yararlanılsın’’ ifadesini okuyunca sanki bizim ülke için yazılmış diye düşündüm. Bana göre suçun baş sorumlusu müdahil olması gerekirken karışmayarak belki de karışarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, oy çalıcılar…</p>
<p>Gerçekten, yazanlar ya böyle düşünmüş ya da yoruma açık bırakılan kuralların, ahlaki değerler ile doldurulacağını düşündüğünden, bazı boşluklar veya yoruma açık kısımlar bırakılmış. İdeal olan tüm hususların düşünülerek, herkes tarafından anlaşılır, sade ve açık ifade edilen yazılı kuralların olmasıdır.</p>
<p>Delege şöyle tarif ediliyor: ‘’Bir kongreye katılmak üzere seçilmiş olan partili.’’ Cümlenin dikkat çeken önemli ve sihirli kelimesi ‘’seçilmiş!’’ İyi de seçilmiş demek, eline tutuşturulan kâğıdı oy sandığına atanlar tarafından seçilmiş mi?</p>
<p>Daha açacak olursak, üyelerin, bizi bu arkadaşlar temsil edebilir demesi gerekir. Yani daha da açık ifade edersek kendini mahallenin üstünde gören ve mahallenin sahibi sanan birkaç kişinin yazdığı liste değil. Açık, şeffaf, yarışmacılığın olduğu ve katılımcı demokrasinin tecelli ettiği şekilde seçim olursa herkes sorumluluk taşır ve yetkisini özgürce kullanır.</p>
<p>Trabzon Eski Belediye Başkanı (1973-1980) Sefer ÖZGÜR Karadeniz Gazetesinde ‘’Siyasi Partiler ve Politika’’ başlıklı ve 24 Ağustos 1998 tarihli köşe yazısında şöyle yazmış:</p>
<p>‘’Egemen Milletten kaynaklanan demokrasi içinde yer alan seçimlerde delege sistemi bir nevi milletin yetkisini kısıtlama gibi bir durum oluşturur. Delege sistemi hizipleşmeleri artırır ve dolayısı ile parti disiplini de daha zayıflar. Ayrıca delege sistemi bazı menfaat grupları tarafından da kullanılabilir.’’</p>
<p>Babamın yazısının noktasına virgülüne dahi katılarak altına 23 yıl sonra imzamı atıyorum.</p>
<p>Aslında yeni bir şikâyet konusu değil Delege Ağalığı. Kralın çıplak olduğunu herkes görüyor ama değiştirme yetki ve kudretinde olanların da gördüğü husus devam ede geliyor, sanırım asırlar boyunca da süregelecek, seyretmeye ve yakınmaya devam, oğlum Sefer’de bunları yazarsa şaşırmam.</p>
<p>Hadi bu kötü delege ağalığı sistemi var, bari onu kurallara, tüzük ve yönetmeliklere uygun yapalım desen, kim kitap okuyacak diyen çok bu seferde. Ya da boş ver tüzük ve yönetmeliği, işimize geldiği gibi yapalım diyen de azımsanmayacak kadar çok. Tabii Avrupa’da okuma oranı yüzde 21, bizde binde bir. Haklılar tabii ki kim okuyacak… Ama birisi; okumalı, bilmeli ve uyulmalı dese; boş ver kuralı, en çok ben çalıştım, en çok ben hak ettim, en iyi benim diyen demagoglar çok bu kez de.</p>
<p>Bir de adeta kansız kan davası var süregelen. Bir dönem önce haksızlığa uğrayan bazıları öbür dönem aynı hukuksuzluğu bu defa kendisi yapınca ‘’ Ne yapalım geçen dönem de onlar yapmıştı’’ diyerek kendilerini haklı çıkarıyor. O yaparsa tu kaka, sen yaparsan oh ne ala. Kokuşmuşluk diz boyu yani. Sana yapılınca haksızlık, sen aynısını yapınca adil… Kokuşmuşluk öyle böyle de değil, adeta çürümüşlük, hani çürümüş bir şeyi elinizle tutmaya çalışırsınız da her taraftan dağılır ya, işte öyle bir çürümüşlük…</p>
<p>Partilerin içinde iki grup var, birisi gerçekten parti ilkelerini okumuş, özümsemiş ve ona göre davranan, ahlaki ilkeler çerçevesinde partiyi ileri götürme çabasında olanlar ile partinin ilkelerini bile bilmeyen, çıkar, iş, ihale vb. kişisel menfaatleri peşinde koşan ve fikir sahibi olmayanlar. Kim mi kazanıyor? Sizce?</p>
<p>Bir de çok duyulan şu atasözü var, imdatlarına yetişiyor,’’Kol kırılır yen içinde kalır.’’ Bunu diyenler çıkarı bozulacak olan istismarcılar aslında. Ama masum ve saf partili de ona kanar, takım tutar gibi. Ya da inanır gözükerek, ‘’bu gerçekten yanlış, bu kişi gerçekten doğru söylüyor, öyle yapmayın’’ diyecek olsa hemen dışlanıp, muhalif, partili değil vb. sığ sözlerle haşlanacağını biliyor, mahalle baskısına da direnmek istemiyor.</p>
<p>Birbirine yakın insanların arasında olabilecek sorunların yine bir bütünlük içerisinde konuşulması ve halledilmesi gerekliliğini belirten atasözümüze katılmıyorum. Kol yen(elbise) içinde kalırsa bir daha kaynamaz, kangren olur. Hâlbuki kırılan kol, doktora gidilip tedavi edilmelidir. Kol öyle kalsın diyenler size esasında zarar veriyordur. Asıl olan duyulmasını istemediğiniz yani utanacağınız işleri yapmamaktır. Tam da tersine duyulmalı ki, yapanlar cezalandırılarak bir daha yapılmasının önü kapansın, yapanlar rezil rüsva olsun ki bir daha yapmasınlar. (Yazdıklarım tüm partilerin ortak sorunlarıdır).</p>
<p>Kurumsallık olmadan kişisel gayretlerle başarılı olunamaz. Kurumsallık da kurallara uymaktan ve keyfi yönetimin olmamasından geçer. Keyfi yönetimin olmaması için de, yazılı kurallara uymakla birlikte kontrol ve denetim mekanizması da çalıştırılmalıdır. İtimat kontrole mani değildir. Gönüllü demek istediği kadar çalışmaktan ziyade, daha çok, var gücüyle çalışan demektir, çalışıyormuş gibi yapan demek değildir. Başarının anahtarı buradadır, planlamak, çalışmak, kontrol etmek, gönül vermek ve kurallara disiplinli bir şekilde uymak.</p>
<p>1950’li yılları değerlendiren Politikacı Orhan Erkanlı ‘’Politikacılar; parti çalışmasının ve seçim mücadelesinin oy almaktan ibaret olduğunu, kanuni, medeni ve vicdani sınırların bu maksatla aşılabileceğine inanıyordu’’ diye analiz yapmış, yani kısaca diyor ki kazanmak için her haltı yiyebilirsin, sanırım bir şey değişmemiş.</p>
<p>Bütün bu sorunların, ahlakın toplumda gelişemeyip körelmesinden kaynaklandığı aşikârdır. Dinden, mezhepten, kimlikten, etiketten, cinsiyetten bağımsız bir meziyet olan Ahlak toplumda ne kadar gelişirse siyaset de kirlilikten o kadar arınacaktır. Ahlak geliştikçe de toplum değer yargılarıyla beraber her alanda gelişecek ve ülke daha yaşanabilir bir hale dönüşecektir.</p>
<p>Bazı atasözlerine sığınan ve insanların umudunu kıran ezbercilerden olmamalı ve ezber bozulmalıdır artık çok geç olmadan. Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytana dönüşecektir. Dante ile bitireyim. ‘’ Cehennemin en karanlık yerleri buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/en-guzel-is/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kağıt Demokrasisi</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/kagit-demokrasisi/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/kagit-demokrasisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:54 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/kagit-demokrasisi/</guid>

					<description><![CDATA[Ayrımcılığın derinleşerek sürdüğü, liyakatin tarifte kaldığı, emeğin hiç edildiği ortamda, evrensel doğrudan süratle uzaklaşarak adeta kendi doğrularını yaratan ve ona kayıtsız şartsız ısrarla inanan topluma evirilmiş dönemdeyiz. Teşhis edilmekte hiç de zorluk çekilmeyen bu yanlışı mazur görmek sorunun kronikleşmesini sağlamaktan öteye geçemeyecektir. Sorunun tespiti yapılmışsa ve durum ortaya konmuşsa, konunun gündemde tutularak çözümü ve gerçek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayrımcılığın derinleşerek sürdüğü, liyakatin tarifte kaldığı, emeğin hiç edildiği ortamda, evrensel doğrudan süratle uzaklaşarak adeta kendi doğrularını yaratan ve ona kayıtsız şartsız ısrarla inanan topluma evirilmiş dönemdeyiz.</p>
<p>Teşhis edilmekte hiç de zorluk çekilmeyen bu yanlışı mazur görmek sorunun kronikleşmesini sağlamaktan öteye geçemeyecektir. Sorunun tespiti yapılmışsa ve durum ortaya konmuşsa, konunun gündemde tutularak çözümü ve gerçek doğruların bulunması da mutlaka sağlanmalıdır.</p>
<p>Çeşitli sebeplerin yarattığı bu ayrıştırılmış ortamda yanlışını kabul etmeyen ve demokratlığı da asla kenara bırakmayarak, sürekli sözde kendi haklılığı etrafında başı dönse de topaç gibi fırıl fırıl dönen bir güruhun olması haliyle beklenen talihsiz bir sonuçtur.</p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6y_enstit%C3%BCleri" rel="nofollow noopener" target="_blank">Köy Enstitülerinin</a> mimarı İsmail Hakkı Tonguç 1954 yılında şunları itiraf ederken aslında çaresizliğini ve umutsuzluğunu da haykırıyordu: ‘’ Köylü eğitilmeden, işçiye iş verilmeden, herkesin toprağı olmadan demokrasi gelmez, iki tür demokrasi vardır. Gerçek demokrasi için halk sıkı bir eğitimden geçirilir, biz ise Amerikan demokrasisini seçtik, bir sandığa kâğıt attık, adı demokrasi oldu.’’</p>
<p>Hala kâğıt atmaya devam ediyoruz, her ortamda çaresizce ve inatla. Daha yeni görmedik mi, sözde kendini dünyanın hâkimi sanan ABD’nin, Başkanlık seçimlerinde şaibenin ayyuka çıktığını, kâğıt demokrasisinin mektupla devam ettiğini…</p>
<p>O halde kâğıt demokrasisinden doğabilecek ve yaşayabilecek hukuk ve alınabilecek hak olur mu? Olamayacağına göre toplumda herkesin haklı olmasının ve herkesin kendi doğrularının olması da doğal değil mi? Zira demokrasi fikrinin temelleri atılalı çok uzun yıllar olmasına rağmen, çözülemeyen sorunların adeta yumak olması, yozlaşma dolayısıyla tahribatı da doğal olarak hızlandırmıştır.</p>
<p>Adaleti temsil eden Tanrıça Themis’in gözleri bir bezle kapalı ki, adaleti etkilenmeden dağıtsın mantığındayken buna rağmen terazinin kefelerinin nasıl tartacağı da artık muamma. Çünkü Themis artık adeta geneleve düşmüş, nasıl adalet dağıtabilir ki, sahibi hep farklı…</p>
<p>Bu yüzden günümüz kadük düzeninde, kendi gözündeki şaşılığa takılmadan başkalarının gözündeki minicik çapağı görerek yaftalayan insancıkların olması ve çoğalması da kaçınılmaz olur, maalesef öyle de oldu. Themis’te ya öylece bakakaldı ya da o anki sahibinin sesi oldu. Yani adalet yalan oldu. İlahi adalet artık ne olur bilinmez.</p>
<p>Bir yandan, sahip olmakla övündüğümüz ulusal hasletlerimiz yok olurken, bir yandan da hep birlikte felakete doğru sürüklenişin öncü göstergelerinin de farkında değiliz. Yazık bu aziz Millete, yokuş aşağı freni boşalmış tanker gibi uçuruma son sürat gittiğinin bile farkında değil.</p>
<p>Günlük çıkar, hırs, ego tatmini, hoşgörüsüzlük, kişisel ikbal beklentisi ve ilkesizlikler çerçevesinde, niteliksiz yöneticiler idaresinde yaşam sürmeye zorlanan ve de tercihsiz bırakılan toplumu bir arada tutan sevgi, saygı harcının da kaybettirilmesi ile adeta idam sehpasına, fark etmeyelim diye de beyaz idam gömleği giydirilmeden hep beraber gider gibiyiz…</p>
<p>Bu durum muvacehesinde; herkesin haklı, herkesin demokrasi aşığı olduğu, herkesin en çok ve en iyi bildiği dönemdeyiz! MFÖ’nün ‘’Peki Peki Anladık’’ parçasını bilen vardır. ‘’Peki, peki anladık, her şeyden sen anlarsın, en güzel sen bakarsın, en güzel sen ağlarsın, sen neymişsin be abi’’gibiyiz.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü Avrupa’nın en az okuyan, araştıran, öğreneniyiz, cahili seven bir kitle var, ayağın baş, başın ayak olmasına baş kaldıran yok.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü kimse kendine yapılan haksızlığı başkasına yapmakta beis görmüyor. O bana yapmıştı ben de ona yaparım, yani modern kansız kan davası süregeliyor.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü kimse zalimin belki de zamanında mazlum olduğunu hatırlamıyor, zalim mazlum, mazlum zalim olurken kimse çıtını çıkartmıyor.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü kimse artık, arkadaşlık, dostluk, paylaşma, sevgi, saygı, merhamet diye kavramlar olduğunu bile hatırlamıyor, çıkar birlikteliği artık yükselen akım, bir gün onunla bir gün bununla…</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü kimse başkalarının da haklı olabileceğine inanmıyor, inanmak istemiyor, inanır gibi olsa da kişisel menfaati ağır basıyor.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü iki yayının ilgili bölümünü okuyup bilim insanı gibi hissettiğinden bilimsel konularda mesela aşı konusunda ahkâm keserek, iddiada bulunabiliyor.</p>
<p>Evet, herkes haklı, çünkü taraftar gibi parti tutarken kişilere âşık olur gibi bağlanıp, bir anda göklere çıkarıyor ve aynı kişiler yanıp-tutuştuğu kişiyi bir anda yerin dibine sokuyor, küfrediyor, aşağılıyor.</p>
<p>Evet, herkes haklı olduğunu sanıyor aslında, çünkü herkesin doğrusu farklı artık, ama kimin doğrusu gerçek doğru?</p>
<p>Sonuç; yüzde 23 kararsız seçmen var ve sanırım z kuşağı ile birlikte daha bilimsel, daha sorgucu, daha nitelikli, daha güvenilir, daha gerçekçi, daha etiketsiz ve kimliksiz yani kandırmasız, saf, kısaca yeni ve farklı bir şeyler arıyorlar. Umarım yüzdesi her geçen gün azalır, azalması umudun artmasıdır zira…</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk ‘’ En büyük dava, medeni ve refah seviyesi yüksek Türk Milletinin varlığını yükseltmektir’’ diyerek idealini açıklamıştır. Bu ideale ulaşmak insani yaşam koşullarının herkes için artırılması ve toplumsal düşünme yeteneğinin yaygınlaşması ile mümkün olacaktır.</p>
<p>İşte o zaman herkesin doğrusu gerçek doğru olur, kimse kendi doğrusunda diretemez. İşte o zaman farklı bir şeyler söylenebilir ve ezber bozulur. Ezber bozulursa kötü olur diyenler umuda da darbe vuran statükoculardır, inanmayın…</p>
<p>Gerçek doğruları bulabilmek, toplumsal baskı ve reflekslerle, yönlendirmelerle hareket etmemekten, düşünmekten, okumaktan, hak bildiği yolda yalnız kalmaktan korkmamaktan geçer…</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/kagit-demokrasisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Su Çatlağını Buldu</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/su-catlagini-buldu/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/su-catlagini-buldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:52 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/su-catlagini-buldu/</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizde bir organik yani doğal modası var almış başını gidiyor. Organik süt, organik domates, organik zeytin, organik yumurta vb. diye liste uzadıkça uzuyor. Demek ki inorganik yani organik, doğal olmayanlarda var. Hem de fazlası ile yani doğal yetiştirilmeyenler, katkı maddeliler… Eskiden organik denerek satılan herhangi bir şey var mıydı? Yoktu, ne oldu öyleyse, her şeyi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde bir organik yani doğal modası var almış başını gidiyor. Organik süt, organik domates, organik zeytin, organik yumurta vb. diye liste uzadıkça uzuyor. Demek ki inorganik yani organik, doğal olmayanlarda var. Hem de fazlası ile yani doğal yetiştirilmeyenler, katkı maddeliler…</p>
<p>Eskiden organik denerek satılan herhangi bir şey var mıydı? Yoktu, ne oldu öyleyse, her şeyi sorumsuzca kirlettik, katlettik ve tükettik.</p>
<p>Artık hangi ayda hangi meyve/sebze çıkar bilmiyoruz. Ocak ayında ne çıkıyor? Evet, size sordum, cevapladınızsa iyisiniz o zaman, ama bunlar haricindekileri de alıyorsunuz değil mi? Kabahat sizin değil, hükümetler vatandaşını koruma sorumluluğunu yerine getirmiyor, esas sorumlu onlar.</p>
<p>Neden hükümetler sorumlu açıklayalım. Anayasanın ilgili maddelerinde şöyle yazar:</p>
<p>Madde 44- Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek ve topraksız olan veya toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır.</p>
<p>Madde 45- Devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır.</p>
<p>Yasa bu iken iken özellikle son yıllarda maalesef uygulanmamış, tarım ve hayvancılık iyice gerilemiştir. Soğanı İran’dan, nohudu Meksika’dan, mercimeği Kanada’dan, pirinci Rusya’dan, kırmızı eti Çekya ve Brezilya’dan ithal eder duruma düştük.</p>
<p>Unutmadan, Ocak ayında çıkan meyve/sebzeler; brüksel lahanası, pırasa, kereviz, greyfurttur.</p>
<p>Emeğinin karşılığını alamayan köylünün geçim kaygısıyla kente göçü de kaçınılmaz olacaktı. Önlem de alınmayınca da tahmin edilen oldu. Türkiye nüfusunun %75’i köylerde yaşarken bu oran her geçen yıl azalarak devam etmektedir.</p>
<p>Oysa Mustafa Kemal Atatürk ‘’bu milletin asıl sahibi, efendisi üretici olan Köylüdür’’ diyerek köy ve üreten köylüyü taçlandırmıştı. Sanayi toplumu olmak demek tarım ve hayvancılığı ihmal etmek, yok saymak, ülke kaynaklarının dışına mahkûm etmek olmamalıdır. Köylüler şehirlere gitmek zorunda bırakılarak, mutsuz bir toplum da yaratılmıştır.</p>
<p>Köyden kente göçü önleme köy kalkınmasından geçer. Aslında geçmişte bu yönde önemli çalışma ve girişimler olmuştur. 1937 yılında Trakya Umumi Müfettişi Kazım Dirik tarafından yaptırılan <strong>’’İdeal Cumhuriyet Köyü’’</strong> bu konuda yapılmış çok değerli bir projedir.</p>
<p>Okul, ebe ve sağlık korucusu, revir, kooperatifler, spor alanları, damızlık ahır, mandıra, değirmenler, fabrika, köy gübreliği, pazar yeri, aşı durağı gibi neredeyse tüm gereksinimi karşılayacak 43 yapıdan oluşan bilimsel bir köy-kent projesiydi. Afet İnan’a, bu çalışma ekonomik kalkınma konusunda esin kaynağı olmuş ve 1972’ de Cumhuriyet gazetesindeki bu konuyu yazmış ve çok çaba sarf etmiştir.</p>
<p>Proje Bülent Ecevit tarafından ’’Köy-Kent Projesi’’ olarak 1978’ de Van ve Bolu&#8217;da birer köyde uygulanmaya başlanmış ama 1979&#8217;da iktidardan ayrılması nedeniyle sonuçlandırılamamıştır.</p>
<p>2000 yılında Ordu&#8217;nun Mesudiye İlçesi&#8217;nde yeniden başladı. Dokuz köyü kapsayan projede yüzde 75&#8217;i tamamlanmasına rağmen iktidar değişimi sonrası yarıda bırakılmasıyla, yapılan çalışmaların büyük bölümü de atıl kaldı. Köy-Kent yaklaşımının en önemli etkisi iş olanaklarına kavuşturulan kırsal nüfusun kentlere göçü sonucunda büyük kentler civarında oluşacak nüfus yığılmalarını engelleyerek, sağlıklı kentleşmenin sağlanmasında görülecekti.</p>
<p>Ülkemizdeki milli birçok önemli başarılı girişimler nasıl engellendiyse bu projede öyle haince müdahale sonucu gerçekleşememiştir. Yani; 1926 yılında Kayseri’de kurulan ilk uçak fabrikasının ABD’nin 1948-1951 arasında yaptığı Marshall Planı yardımı karşılığında kapatılması gibi…</p>
<p>‘’Zararın neresinden dönsen kardır’’ deriz ya, iş işten geçmiş değildir. Hükümetlerin köylüye gereken değeri ve desteği vererek, bu sefer tersine yani kentten köye dönüşleri cazip hale getirmek yapılacak önemli bir görevdir. O halde toprak işleyenin, su kullananın olsun…</p>
<p>Anadolu toprağı, insanları ve kültürü gibi çok zengin, dünyanın en zengini hem de…</p>
<p>Bu zenginliğimize örnek olarak Hrant Dink’in anlatımından çok etkilendiğim gerçek bir hikâyeyi aktarmak istiyorum.</p>
<p>‘’Sivas’ın kazasından yaşlı bir bey beni aradı. Dedi ki: Oğul, burada yaşlı bir kadın var, herhal sizdendir. Allah’ın rahmetine kavuştu. Bunun yakınını bulursanız gönderin, gelip alsınlar veya namazını kılıp gömeceğiz. Beatrice hanım diye biri. Fransa’dan oraya gezmeye gitmiş. 10 dakika içerisinde buldum, gittim dükkânlarına dedim ki: Böyle birini tanır mısınız? Bir kadın döndü, benim anamdır dedi. Senin anan nerede? Fransa’da yaşar abi, Türkiye’ye 3-4 kez gelir, kalkar terk ettiğimiz köyüne gider, ama İstanbul’a ya uğrar ya uğramaz.</p>
<p>Dedim böyle böyle, kalk git. Ertesi gün bana telefon açtı. Bulmuş Anasını. Naaşını getireceğim ama burada bir amca var dedi, ağlamaya başladı ve telefonu amcaya verdi.</p>
<p>Amca: Kızım anandır, malındır ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün. Su çatlağını buldu, dedi.</p>
<p>Ben döküldüm, orada döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten döküldüm, bu algılamadan döküldüm. Evet… Su çatlağını bulmuştu.’’</p>
<p>Ve bu hikâye bana Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’ye gelen ve burada ölen işgal güçleri askerleri ve yakınlarına 1934 yılındaki şu seslenişini hatırlattı ve gurur duydum Anadolu İnsanı olarak…</p>
<p>“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.</p>
<p>Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır.</p>
<p>Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”</p>
<p>Evlat evlattır, dini, mezhebi, rengi, cinsiyeti fark etmez. Ana için, dolu doludur onlar, Anadolu’dur…</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/su-catlagini-buldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UĞUR&#8217;LAR OLSUN&#8230;</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/ugurlar-olsun/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/ugurlar-olsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:52 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/ugurlar-olsun/</guid>

					<description><![CDATA[‘’ Sağcılıktan, solculuktan vazgeçtik, önce ciddi bir devlet gerekiyor. Reformdan, devrimden vazgeçtik; evet doğru, şu kan selini durduracak, bütün olan bitenlerin hesabını soracak bir devlet arıyoruz. Ve yüreğinde insan sevgisi olan politikacı arıyoruz’’ diye 28 Aralık 1977 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı, Uğur Mumcu. Üzülerek ifade edeyim ki çok haklı, hala arıyoruz… Dinmeyen bir kan akışı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘’ Sağcılıktan, solculuktan vazgeçtik, önce ciddi bir devlet gerekiyor. Reformdan, devrimden vazgeçtik; evet doğru, şu kan selini durduracak, bütün olan bitenlerin hesabını soracak bir devlet arıyoruz. Ve yüreğinde insan sevgisi olan politikacı arıyoruz’’ diye 28 Aralık 1977 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı, Uğur Mumcu. Üzülerek ifade edeyim ki çok haklı, hala arıyoruz…</p>
<p>Dinmeyen bir kan akışı var ülkemizde, bizleri derin yaralar içinde bırakan. ‘’Kökünü kazıdık, belini kırdık’’ gibi beylik laflarla psikolojik harp tanımlarına sıkışıp kalan ve kapatılamayan bir yara, sanki tuz dökmüşçesine sızım sızım sızlayan…</p>
<p>Son yıllarda cinsiyet kırımı diyerek konuya dikkat çekmek için sloganlaştırılan bu ifadeye katılmamakla beraber artan kadın şiddeti ve önlenemeyen kadın cinayetleri kız kardeşlerimizi, eşlerimizi, annelerimizi bizlere hatırlatarak bu zor dönemde daha da mutsuzlaştırıyor ve çaresiz izlemekle kalıyoruz, erki elinde bulunduranlar gibi. Acil önlem alınmalı hem de acil ve yeterli önlem.</p>
<p>Dünyanın en güzel coğrafyasına sahibiz, ama hep kanayan bir yanımız var. Vücudun bir yanında arıza varsa tüm vücudun etkilenmesi gibi tüm Ülkem etkileniyor. Ekonomik koşulların umutsuzlaştırdığı insanımızın çıkış yolu, eşit paylaşım ve sonrasında eğitim seviyesinin yükseltilmesi ile at başı gidecek bilinç düzeyinin artmasındadır. Umudum var, gelecek günler için…</p>
<p>24 Ocak 1993 tarihinde gözü dönmüş vahşi katillerce evinin önünde arabasına koyulan bombanın patlaması sonucunda canice bedenen yok edilen ancak fikirleriyle yaşamaya devam eden gazeteci, araştırmacı, yazar Uğur Mumcu’yu saygı, özlem ve rahmetle anıyorum, Uğur’lar Olsun…</p>
<p>Bir arkadaşımla sohbet ederken bir elin verip diğer elin görmemesi gerektiği yardımlardan bahsederken bunu istismar edenlerin olduğunu ve bunun zararının da ihtiyaç sahiplerine dokunduğunu söylediğim de, çok güzel bir ifadeyle’’ Bizim iyilik etme merhametimizi çalıyorlar’’ diye cevapladı.</p>
<p>İşte bu yüzden temiz vicdanlara ihtiyaç var. Çoğu zaman deriz ya ruhsuz, vicdansız şeklinde, aslında tek kelimeyle uzun bir tanımlamadır bu sözcükler…</p>
<p>‘’Ölmekten ne korkarsın, korkma ebedi varsın. Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil’’ derken Yunus Emre ruhun varlığı ve önemini ne güzel düşündürerek vurgulamış.</p>
<p>Nüvide Tulgar’ın ‘’Kendi kutup yıldızını bul’’ kitabından alıntıladığım bu kısa öykü ile anlamaya çalışalım. Okurken adeta yaşamanızı istiyorum, kral gibi…</p>
<p>Bir zamanlar, büyük bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış. Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini ona verirmiş. Üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edeceğinden korktuğundan üzerine titrermiş. İkinci eşini de severmiş, kendisine karşı her zaman sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunurmuş.</p>
<p>Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok ve karşılıksız seven, sağlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.</p>
<p>Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşabileceğini öğrenmek istemiş.</p>
<p>En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik etmek ister mi sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanmış,’’mümkün değil’’ olmuş. Üçüncü eşi de’’Hayır, hayat çok güzel, sen ölünce ben yeniden evleneceğim’’ demiş. İkinci eşi de,’’bu sorunun için hiçbir şey yapamam, sana güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım’’ karşılığını verir.</p>
<p>Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesi ile irkilmiş,’’Nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim.’’Ah, keşke bir şansım daha olsaydı’’ diye inlemiş kral.</p>
<p>Yaşamda hepimiz dört eşliyiz aslında; dördüncü eşimiz vücudumuz. Onun güzel görünmesi için ne kadar çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir. Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür, ölür ölmez başkalarına yar olacaktır. İkinci eş ailemiz ve dostlarımızdır, tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin yapabilecekleri tek şey gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır. Birinci eş ise ruhumuzdur. Bizimle gelir.</p>
<p>Çıkardığım ders; ruh dinginliğini sağlamak oldu. Ruh aynı zamanda da insanın kendi vicdanıdır. Başını yastığa koyduğunda uyuyabilen insanın vicdanı rahat, ruhu da dingindir, gerisi boştur.</p>
<p>Gel görelim ki; yeni düzen öyle bir insan yarattı ki, aslında yeni bir tür de diyebiliriz, tüm değerler yok edildi. Kadınlar, çocuklar öldürülüyor, açlık, sefalet hüküm sürüyor ve bakakalıyoruz. Şiddet, terör, tecavüz, yoksulluk ve yoksunluk artarak sürüp giderken çaresiz veya umursamaz izleniyor. Toplumun silkinme ve insani değerlere dönme vakti geçiyor.</p>
<p>Bu dönüşümün olması için de yeni bir hikâyeye, dava insanlarına, vicdan sahibi bireylere, sevginin egemen olduğu ortamlara gereksinim var. Yoksa içi doldurulamayan ve birbirinden pek de farklılıkları olmayan anlayış biçimleri ile kötülüklere sürüklenir ve geri dönülemez bir yola gireriz. İnsanı kötülükle formatlayan yenidünyanın etkili insanımsı canavarları kendilerini kurtarır ama masum ve genellikle bilinçsiz çoğunluk kurtulamaz.</p>
<p>Yeni bir düşünce akımı, yeni bir anlayış ve yeni bir insani düşünce sistemi, yeni bir formata, yeni bir empati anlayışına ihtiyaç var. Buna fabrika ayarları da diyebiliriz.</p>
<p>Şaman inancına göre; doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz, nehirler kendi suyunu içmez, ay kendisi için parlamaz, güneş kendisi için ısıtmaz, rüzgâr kendisi için esmez, bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz. Her şey birbiri için yaşar, birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur. Umarım ve dilerim yüzyılın felaketi olan COVİD 19 Virüsü tüm olumsuzlukların kalkmasına ve insanlığın yeniden doğuşuna vesile olur.</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/ugurlar-olsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demos kratos</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/demos-kratos/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/demos-kratos/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Özgür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:51 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/gurselozgur/konu/demos-kratos/</guid>

					<description><![CDATA[Müttefik olmamıza rağmen, garantör ülke sıfatıyla adaya barış getirmek maksadıyla, kara, hava, deniz işbirliğiyle askeri ders niteliğinde icra edilen 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Amerika Türkiye’ye hukuksuz bir askeri ambargo uygularken aslında bilmeden yardım etmiş oluyor, arayışlara itiyor ve savunma sanayimizin millileşme ruhunu da canlandırıyordu. Bir çeşit, fitili ateşliyordu. İşte uyanan bu milli ruh sayesinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müttefik olmamıza rağmen, garantör ülke sıfatıyla adaya barış getirmek maksadıyla, kara, hava, deniz işbirliğiyle askeri ders niteliğinde icra edilen 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Amerika Türkiye’ye hukuksuz bir askeri ambargo uygularken aslında bilmeden yardım etmiş oluyor, arayışlara itiyor ve savunma sanayimizin millileşme ruhunu da canlandırıyordu. Bir çeşit, fitili ateşliyordu.</p>
<p>İşte uyanan bu milli ruh sayesinde aynı yıl, emekli askerlerce Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı kuruldu. Bu vakıflar, bağışlar sayesinde ASELSAN, ASPİLSAN, HAVELSAN gibi işletmeler kuruldu. Bir süre sonra bağışlar ile yürütülememesi üzerine devlet inisiyatifi ile çağdaş teknolojiye dayanan savunma sanayine de geçiş adımı atılmış oldu.</p>
<p>5 Şubat 1975 yılında başlayan ve üç yıl süren silah ambargosu ile Türkiye büyük zarara uğrarken, Türk Hava Kuvvetleri&#8217;ne ait uçaklar ile Deniz Kuvvetleri&#8217;ne bağlı muhrip ve denizaltıların yedek parça sıkıntısı nedeniyle faaliyetleri kesintiye uğradı. Amerika’nın payendeleri (destekçi) Almanya ve İngiltere de ABD’nin yaptırım kararı doğrultusunda hiç gecikmeden Türkiye’ye yardımı kesti.</p>
<p>Savunma sistemlerimizi güçlendirmek üzere S-400 hava savunma sistemlerinin Rusya’dan satın alınması üzerine F-35 savaş uçaklarının teslim edilmeyerek ABD Ordusuna dâhil edilmesi, İngiltere’nin 1911 yılında Osmanlının siparişi üzerine ürettiği ve bedelinin büyük kısmı milletin bozdurduğu altınlar ile ödenen, ancak teslim etmediği iki zırhlı gemileri (Sultan Osman ve Reşadiye) hatırlatması açısından da manidardır.</p>
<p>1975’ten günümüze geldiğimizde güçlünün hukuku istemeden de olsa milli savunma sanayimizin oluşmasına ve gelişmesine neden oldu.</p>
<p>Uluslararası ittifak güçleri, güçlüden yana taraflı, keyfi tavır ve karar alarak, aldıkları kararlar doğrultusunda çifte standart uygulaya gelmişlerdir. Böyle de devam edeceklerdir.</p>
<p>Bunu önlemek için her birey ülke sorunlarının geçmişini, kaynağını, sebebini ve de çözümünü çok iyi bilmelidir. Milli birlik ve beraberliğe zarar veren tavır ve hareketlerden kaçınılmalıdır. Dolayısıyla; bizde mevcut olan ve yıllarca dış mihrakların kaşıdığı ve medet umduğu etnik, mezhepsel, dinsel ayrımlar doğuştan gelen bir özellik olarak görülmeli ve kimsenin kimliği üzerinden sorgulama yapılmayarak kültürel zenginliğimiz olarak algılanmalıdır.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün &#8220;Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir milletin evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.’’ sözü çok şeyi anlatmaktadır, iyi okunmalı, değerlendirilmeli ve anlayarak özümsenmelidir.</p>
<p>Birbirini yok sayan anlayışla sorunların çözümü olası değildir. Bu, birinin diğerini yok saydığı zihniyet kadar tehlikeli bir güruh daha var ki onlar da tarafsız kalarak izleyenlerdir. İtalyan yazar Dante; bu şekilde tarafsız kalanlar için ‘’cehennemin en karanlık yerleri buhran zamanlarında tarafsız kalanlar içindir’’ demekle ne kadar haklıymış.</p>
<p>Ülke sorunlarında tarafsızlık ve umursamazlıkla birlikte bilgisizlik de affedilemez. Toplum yaşamına katılımcı yaklaşımlarla etki yapmak yani bilinçli toplum olunma hedefine ilerlenmelidir.</p>
<p>Milli konularda siyaset üretmek de ortak çıkarlarımıza zarar vereceğinden tek ses tek yürek olmanın yolları zorlanmalı ve birlikten güç doğacağı unutulmamalıdır. Milli duyguyu tabii ki dini duygu ile değil insani duygu ile yan yana düşünmek ve hissetmek gereklidir. Zira milli olmak ortak din, mezhep, etnisite, cinsiyetten değil ortak ülküye bağlanmaktan geçer. O ülkü ye ulaşmak için de; Milletin ortak çıkarlarının olması, adil paylaşım, eşit birey olmak, kederde tasada sevinçte birlik olmak gereklidir.</p>
<p>Amerika ve Emperyalistlerin bize sağladığı faydadan demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden Amerikanın seçimlerine geleyim.</p>
<p>Demokrasi; ‘’demos’’(halk), ‘’kratos’’(egemenlik) kelimelerine dayanır ve halkın egemenliği anlamına gelir. Demokrasilerde egemenliğin kayıtsız, şartsız hâkimi birey yani millettir. Tarif şahane, icraat? Amerikan seçimleri demokrasinin ütopik bir kavram olarak sözlükte durduğunu göstermesi açısından önemliydi. Güçlünün demokrasisi ve hukuku olduğu açık görüldü. Maksadım; derin devlet ve Amerikan bürokrasisinin demokrasiye sahip çıkıp çıkmamasından ziyade yapılan oylamanın şaibeli olmasına dikkat çekmek. Seçim sonuçlarında hile yapıldığını iddia edenlerin neredeyse yarıya yakın olması dikkate değer bir olgudur. Hani demoskratos?</p>
<p>Milletin egemen olması kavramını Ülke seçimlerini bir kenara bırakın, uygulaması daha kolay olan parti içi seçimler hatta dernek seçimlerinde hissedebiliyor muyuz? Mesela delege seçimleri yapılıyor mu? Yoksa güçlü olduğunu iddia edenler veya kaba kuvvet sahipleri veya ağalar mı yazıyor? Dernek seçimlerinde uygun seçim ortamı sağlanmış mı? Yoksa örneğin yine güçlülerin hukuku mu hâkim? Ne dersiniz? Benim şahit olduklarımda demoskratos yoktu. Ya sizin? ‘’Hayır, ben öyle bir usulsüzlük görmedim, tanık olduğum seçimler de demokrasi her haliyle hâkimdi,’’, diyorsanız şanslısınız, eğer hiç haberim yok, bana ne diyorsanız, o zaman siz hiçbir şeyden şikâyetçi olmayın, uyumaya devam edin…</p>
<p>Posta ile oy kullanılır mı? Mühürsüz oy pusulaları geçerli sayılabilir mi? Görevden alınan Başbakan, Bakan, Belediye Başkanları demokrasinin hangi tanımında var. Meclis Üyeliklerinin genel merkezlerce atandığı kratosun demosu nerede? Ülkemizde yüzde yirmi kararsız seçmenin olması da bu anlamdaki kaygıdan kaynaklanmaktadır, ‘’sen halksın, sen asılsın, senin dediğin olur diyen partiye olan susamışlığın göstergesidir bu kararsızların varlığı, demokrasiye açtır Onlar, hem de ölesiye aç ve susuz, çölde mahzur kalmış gibi…</p>
<p>Sağlıcakla kalın, saygılarımla</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/gurselozgur/konu/demos-kratos/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
