<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbrahim Ekrem Keleşoğlu &#8211; Vira Trabzon</title>
	<atom:link href="https://viratrabzon.com/author/ibrahimekremkelesoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://viratrabzon.com</link>
	<description>Haber Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>

<image>
	<url>https://viratrabzon.com/wp-content/uploads/2020/09/cropped-vira-icon-32x32.png</url>
	<title>İbrahim Ekrem Keleşoğlu &#8211; Vira Trabzon</title>
	<link>https://viratrabzon.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilimsiz Yol Karanlıktır Dost</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bilimsiz-yol-karanliktir-dost/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bilimsiz-yol-karanliktir-dost/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:07 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bilimsiz-yol-karanliktir-dost/</guid>

					<description><![CDATA[Bir tarafta bilim ve teknoloji olarak gelişen seküler Dünya, diğer tarafta aklı ve bilimi saf dışı bırakan skolastik düşüncenin egemen olduğu olduğu Türkiye. Gelişmeyen, akılla yenilenmeyen, bilimin sönümlenerek varlık alanını kaybettiği ülkemiz. Bir lise öğrencisinin &#8221;maddelerdeki su oranını mıknatısla ölçen&#8221; bilimsel projesi, &#8221;Nobel Fizik Ödülü İçin İlk Adım&#8221; adlı yarışmada, 5.000 proje arasından birinci olmasına&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">
<p>Bir tarafta bilim ve teknoloji olarak gelişen seküler Dünya, diğer tarafta aklı ve bilimi saf dışı bırakan skolastik düşüncenin egemen olduğu olduğu Türkiye. Gelişmeyen, akılla yenilenmeyen, bilimin sönümlenerek varlık alanını kaybettiği ülkemiz.</p>
<p>Bir lise öğrencisinin &#8221;maddelerdeki su oranını mıknatısla ölçen&#8221; bilimsel projesi, &#8221;Nobel Fizik Ödülü İçin İlk Adım&#8221; adlı yarışmada, 5.000 proje arasından birinci olmasına rağmen, TUBİTAK tarafından kabul edilmemişti. Bu olay, bilimi temsil eden kurumlarımızın ne durumda olduğunu net olarak göstermektedir. Oysa ki gelişmiş ülkeler, geleceği kuracak bilimsel ve teknolojik yatırımları büyük bir disiplin içinde hayata geçirmektedirler. Bunlardan bir tanesi de bilim-teknoloji devrimi olan &#8220;Termonükleer Reaktör&#8221; deneysel çalışmasıdır.</p>
<p>Bu konuyla ilgili Fransa&#8217;da; ABD, İngiltere, Almanya, Rusya, Japonya, Kore ve Çin&#8217;in birlikte yürüttükleri Termonükleer Reaktör deneyleri devam etmektedir. Bu deneyler sonuçlandığında yüksek teknolojili çalışma olan &#8220;ITER&#8221; projesi hayata geçmiş olacaktır. Böylece 1 galon deniz suyundan 300 galon petrole eşit, kirlilik oranı ve maliyeti sıfır füzyon enerjisi elde edilecektir. Günümüzde bu deney gerçekleşir mi sorusu sorulmamaktadır. Çünkü yakın bir gelecekte gerçekleşeceği artık biliniyor.</p>
<p>Bu teknolojiyle elektrikli otomobiller petrol bazlı yakıtlarla çalışan otomobillerin yerini alırken; haberleşme, sanayi ve endrüstüel alanlarda da fosil  yakıtlar bir daha kullanılmayacaktır. Dünya ölçeğinde düşüldüğünde, bu teknolojik devrimin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu aynı zamanda insanlığın uzun zamandır hayali olan yenilenebilir temiz ve sıfır maliyetli enerji kullanımın da hayata geçmesi demektir.</p>
<p>Teknolojik alanda oluşan bu devrimsel dönüşüm, ekonomik alanda önemli bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. O da; teknolojiye sahip olan ülkelere, üretilecek enerjiyi elde etmek için gerekli olan füzyon reaktörü dışında maliyet getirmeyecek olmasıdır. Bir çok ülkenin ithalatının önemli bir bölümünü, petrol türevi enerjiler oluşturmaktadır. Bu da ekonomilerde gayri safi milli hasılanın önemli bir bölümün ülke dışına çıkması demektir. Dolayısyla füzyon enerjisiyle elde edilen elektrikle, bütün sanayi dallarındaki ihtiyacın karşılanması, rakamlarla ifade edilemeyecek boyutlarda ekonomik katkı sağlayacaktır. Bu durumda; gelişmiş ülkelerinin diğer ülkelerle aralarında var olan refah farkı, gelişmiş ülkeler lehine iyice açılacaktır.</p>
<p>Konuyla ilgili çalışmalar, sadece bu devletlerin işbirliği ile sınırlı değildir. Savunma sanayisinde Dünya çapında bir firma olan, ileri teknoloji devi Lockheed, yıllardır sürdürdüğü gizli bir proje ile füzyon reaktörünü geliştirmeye çok yakın olduklarını açıkladı. Bu açıklamanın en önemli bölümü, inovasyon ekibinin bir kamyonete sığabilecek 100 MW&#8217;lık nükleer reaktör geliştirdiğini, bu nükleer reaktörün 5 yıl içinde prototipinin üretilip, 10 yıl içinde minyatür nükleer santrallerin kullanıma hazır hale getireceklerini söylemeleridir. Bu aslında sadece sıfır maliyetle elektrik üretmek demek değildir. Aynı zamanda; taşınabilir boyuttaki bir füzyon reaktörü ile yeryüzünde ulaşılamayan bölgelerde, kaynaklar yağmalamadan yeni hayatlar kurulabilmesi demekti. (Bu cümlenin içeriden okunuşu; &#8220;yağmalayarak&#8221; dır.)</p>
<p>Dünyanın gelişmiş ülkelerinde bunlar olurken, Türkiye bu çalışmaların dışında kalmaktadır. Doğal olarak, bu gelişimin sağlayacağı ekonomik yararların da dışında kalacaktır. Türkiye uzun zamandan beri bilimi ve çağdaşlığı dışlayan, akılla yenilenmeyen, kent kültürünü monşerlik olarak hafifseyen, nitelikli üretimden ziyade popülist uygulamalara önem veren politikacılar tarafından yönetilmektedir. Onların yeniden dizayn ettiği eğitim sisteminde üniversitelerde temel bilimlerdeki öğrenci sayısı; biyolojide yüzde 83, fizikte yüzde 87, kimyada yüzde 81 ve matematikte yüzde 62 düşerek dibe vurmuştur. Bu rakamlar bize Türkiye&#8217;de bilim insanı yetiştirecek eğitim alt yapısının yerle yeksan olduğunu göstermektedir. Aynı durum orta dereceli öğretim kurumlarında da mevcuttur. Burada öğrencilere &#8221;banyoda çıplak yıkanırsanız cin çarpar&#8221; ya da &#8221;her müslüman kendi ölüsünü yıkayabilmeli&#8221; diye öğütleyerek başlayan, kafanın içindeki nitelikli bilgiyi değil, kafaları örtmeyi amaçlayan eğitim sisteminin yetiştireceği öğrencilerle bu yarışa katılmak mümkün değildir.</p>
<p>Ancak bu teknolojiye bizim de ihtiyacımız olacağı için, üretemediğimizden dolayı satın almak isteyeceğiz. Peki ne ile satın alabileceğiz diye sormamız lazım. Üretim yapmayan ve sıcak paraya dayalı balon bir ekonomiye sahip olan, bilim ve teknoloji yaratamadığı için satacak bir fikri ya da aklı, KIT&#8217;lerin hepsi satıldığı için satacak bir malı olmayan ülke olacağız.</p>
<p>Ülkemiz için sonuçları hiç istemediğimiz vahim bir durum olsada, dilim varmayarak bunu hak ediyoruz diyeceğim.</p>
<p>Çünkü çağdaşlığı dışlayan, hayatını tutucu din adamlarının yorumlara göre ve dizilerin yayın saatlerine göre düzenleyen, akılla yenilenmeyen, kent hayatını köydeki geleneklerine göre yaşayan, mimaride, sanatta, bilimde ve hayata güzellik katan alanlardaki başarısızlıklarını örf ve adet örtüsüyle kapatan, şiddeti yücelten bir toplum kendini ortaçağ zihniyetine hapsetmiş demektir.</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bilimsiz-yol-karanliktir-dost/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinemanın Gözleri/ Aytekin Çakmakçı</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/sinemanin-gozleri-aytekin-cakmakci/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/sinemanin-gozleri-aytekin-cakmakci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:57:02 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/sinemanin-gozleri-aytekin-cakmakci/</guid>

					<description><![CDATA[     &#8216;Bir insan ömrünü neye vermeli..?&#8217; Yanıtını içeriğinde taşıyan bu alegorik söylemin karşılığı, Aytekin Çakmakçı olmalıdır. Çünkü Çakmakçı&#8217;nın hayatı sinema için akıtılmış büyük bir alın teridir.       Aytekin Çakmakçı, Trabzon&#8217;da denizin hemen kıyısında yaşlı bir balıkçı mahallesinde, 10 Ağustos 1949 yılında doğdu. Doğduğu toprakların gurbet türküleriyle büyüttüğü bütün evlatları gibi onun ailesi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">     &#8216;Bir insan ömrünü neye vermeli..?&#8217; Yanıtını içeriğinde taşıyan bu alegorik söylemin karşılığı, Aytekin Çakmakçı olmalıdır. Çünkü Çakmakçı&#8217;nın hayatı sinema için akıtılmış büyük bir alın teridir.</div>
<div dir="auto">      Aytekin Çakmakçı, Trabzon&#8217;da denizin hemen kıyısında yaşlı bir balıkçı mahallesinde, 10 Ağustos 1949 yılında doğdu. Doğduğu toprakların gurbet türküleriyle büyüttüğü bütün evlatları gibi onun ailesi de İstanbul&#8217;a göç edecekti. Kültür, sanat ve sosyal anlamdaki varlıksal yapısı, Cumhuriyetle birlikte moderniteye ve mega kentleşmeye doğru evrilen İstanbul, küçük Aytekin&#8217;in alın yazısını yazmaya başlıyordu. Henüz 16 yaşındayken dönemin önemli görüntü yönetmenlerinden Kriton İlyadis&#8217;in yanında kameraman asistanı olarak çalışmaya başlayarak, sinema dünyasına adım attı.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Kısa sürede benimsediği bu işte hızla ilerleyerek önce kamera birinci asistanı olduğu gibi, setlerde filmleri fotoğraflama işini de üstlendi. Ardından reklam fotoğrafçılığı, reklam görüntü yönetmenliği geldi. Döneminde, Türk sineması büyük bir atılım içindeydi. Sinema sınırları geniş, uzun ve ayrıntılı bir öykü anlatıcısıdır. Görsel hafızayla olan direkt ilişkisi, izleyiciyle kolaylıkla bağ kurmasını sağlar. Çünkü sinema, öyküyü oluşturan bileşenleri perdeden izleyici ile görsel olarak buluşturan bir sanatsal disiplindir. Bu da onun geniş izleyici kitlesine daha kolay ulaşmasını sağlayan en önemli içsel dinamiğiydi. Bu özellikli durumundan dolayı sinema, dünyada olduğu gibi, Türkiye&#8217;de de kolay anlaşılır ve ulaşılır sanat dalı olarak sosyal hayatı manipüle etmeye başlamıştı.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Sinemanın siyah-beyaz döneminde önemli görüntü yönetmenlerinin tedrisatından geçen Aytekin Çakmakçı, giderek ustalaşıyordu. Kendine özgü deneysel yöntemler ve ışık oyunları ile görüntüde değişik sekans aralıkları oluşturmayı başardı. Bu avangart yanı ile güncel sinemanın dışında, sanatsal yapısı güçlü filmleri çeken yönetmenlerin de çalışmak istediği bir isim olmuştu. Tartışmasız bir şekilde, Türk sinemasında kameraman deyimi yerine, görüntü yönetmenliği kavramını yerleştiren en önemli isimlerin başında geliyordu.</div>
<div dir="auto">      Aralarında İrfan Tözüm, Şerif Gören, Yavuz Turgul&#8217;un da bulunduğu Türk sinemasının önemli yönetmenleriyle çalıştı.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Uzun yılların birikimi olan emek yoğunluklu sanatsal performansı, çeşitli festivaller ve saygın kurumların ödülleri ile onurlandırıldı.</div>
<div dir="auto">     1986 yılı 23. Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü. &#8220;Yılanların Öcü&#8221; ve &#8220;Kan&#8221; filmleriyle</div>
<div dir="auto">1992 yılı İfsak Sinema Ödülü.</div>
<div dir="auto">1996 yılı 10. Adana Altın Koza Film Festivali, En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü. &#8220;Mum Kokulu Kadınlar&#8221; ve &#8220;Işıklar Sönmesin&#8221; filmleriyle.</div>
<div dir="auto">1998 yılı Altın Kelebek TV Ödülü, &#8220;Baba Evi&#8221; dizi filmi ile.</div>
<div dir="auto">2013 yılı 31. İstanbul Film Festivali, Onur Ödülü.</div>
<div dir="auto">2014 yılı  Sinefest Emek Ödülü.</div>
<div dir="auto">2014 yılı 21. Adana Altın Koza Film Festivali,100. Yıl Emek Ödülü.</div>
<div dir="auto">2015 yılı Türsak, Tüm Zamanların En İyi 10 Görüntü Yönetmeni Ödülü.</div>
<div dir="auto">2015 yılı Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Sanat Ödülü.</div>
<div dir="auto">2017 yılı Ankara Üniversitesi İletişim Vakfı, 50. Yıl Onur Ödülü.</div>
<div dir="auto">2017 yılı Gönüllü İyilikseverler Derneği Ödülü.</div>
<div dir="auto">2018 yılı Gelişim Üniversitesi &amp; TÜRVAK, Görüntü Yönetmenliğini Özendirme Ödülü.</div>
<div dir="auto">2020  yılı SETEM &#8221;EMEK&#8221; Ödülü.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">       Geniş kitlelere ulaşmış yapımlardaki görüntü yönetmenliğiyle birlikte, birçok üniversite ve sinema kursunda workshoplar düzenleyip seminerler verdi. Marmara Üniversitesi&#8217;nde görüntü ve stüdyo teknikleri gibi derslerde yaklaşık dört yıl öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra 2009 yılında Trabzon&#8217;a yerleşti. Burada Bazı sanat merkezlerinde kamera, ses, ışık teknikleri üzerine bir çok kurs verdi. Sinemanın gerçek emekçi-kahramanlarından olan tevazu sahibi Aytekin Çakmakçı Usta, kısa bir süre önce 11 Mart 2021 tarihinde aramızdan ayrıldı. Anısı ve   emeği önünde saygıyla eğiliyorum. Işıklar içinde uyu usta..</div>
<div dir="auto"></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/sinemanin-gozleri-aytekin-cakmakci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlatılan Senin Hikayendir &#8216;Woman&#8217;</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/anlatilan-senin-hikayendir-woman/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/anlatilan-senin-hikayendir-woman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:56 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/anlatilan-senin-hikayendir-woman/</guid>

					<description><![CDATA[Farklı kültür ve inanç içerisinde yaşayan kadınların üretime katılımları ve toplumsal konumları birbirinden farklıdır. Bu fark küçük olmayıp, mukayese edilmeyecek kadar büyüktür. Sosyolojik açıdan nedeni, tarihin başından beri kadın ve erkeğin birbirlerine karşı kendilerini oluşturma mücadelesidir.      Erkek ve kadının yaşamsal rolleri,  avcı-toplayıcı toplum ile oluşmaya başlar. Erkeğin ava gitmesi, kadının barınma birimlerinde ki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">Farklı kültür ve inanç içerisinde yaşayan kadınların üretime katılımları ve toplumsal konumları birbirinden farklıdır. Bu fark küçük olmayıp, mukayese edilmeyecek kadar büyüktür. Sosyolojik açıdan nedeni, tarihin başından beri kadın ve erkeğin birbirlerine karşı kendilerini oluşturma mücadelesidir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Erkek ve kadının yaşamsal rolleri,  avcı-toplayıcı toplum ile oluşmaya başlar. Erkeğin ava gitmesi, kadının barınma birimlerinde ki işleri düzenlemesi ve çocuklara bakması olarak evrilir. Tarihsel bir orijinden doğan bu ayrışma, yaşam döngüsü içinde zamanla gelişir. Böylece bilinç farkındalığı olan insan, türünün devamı için güdüsel başlayan ve sosyal norm haline dönüşen kolektif birlikteliği gerçekleştirmiş olur.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Doğrusal bu süreç, tarım toplumunda iş bölümü gerektiren üst yapı örgütlenmelerin oluşmasıyla devam eder. Mülkiyete dayalı üretim biçimi ve sınıf farkının ortaya çıkması, proto-devletin, oluşan bu yeni sistemi yönetecek güce ihtiyaç duymasına neden olmuştur. Tarihin bu anında fiziksel güç ile erkek, kendini kadından farklı konuma getirecek adımı atmaya başlıyordu. Yani bu noktada var olan denge, biriken sermayeye ve erke sahip olmanın verdiği güçle, konumsal üstünlüğü gelişmeye başlayan erkek tarafından bozulmuştur. Kadın ayakları üzerinde doğruluğu andan itibaren, yol arkadaşı olan erkek tarafından yalnız bırakılır.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Kadının aleyhine gelişen bu durum, artarak devam etmiş ve toplumsal ilişkiler içinde bir figüre dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Uygarlık tarihi erkeğin biçimlendirdiği güç arenası olarak ilerlemiş, yazılırken, kralların-erkeğin tarihi yazılmıştır. O bu tarih içinde yağmalarda ganimet, esir pazarında bir meta ve krallar arasında pay akçesiydi. Karanlık çağlarında erkeğin çoklu isteklerini gerçekleştirmek için, anne-eş-sevgili diye var olabilmişti sadece. Böylece kadın toplumda karar almada etkili olacağı durumlardan ve yaşayacağı özgürlük alanlarından uzaklaştırılmıştır.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Bütün canlı türlerinde, türün devamı olan dişillik, yaşamsal değeri olan bir gizdir. Bu gizin insan olmaya çoğul katkısı tartışılmaz. İnsan olma eşiğini geçtiği an pirimatı taşıyan, sonrasında omuzunda yükselten &#8216;dişil-feminen-anne&#8217; bütün var olma hallerinin işçisidir. Üzerinde durulması gereken, bu emeğin erkeğin manipülasyonu sonucunda kadının kuş kafesi haline getirilmesidir. Doğal oluşum olan ve kutsanarak yüce bir değere dönüştürülen annelik, toplumda yoksanan kadının algısında, değerli olduğunu hissettiği tek alan olarak kalıyordu.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      İkinci adımda ise erkek, kadını sınırlamak için ahlak kuralları dediği, onlara uymayan kadını toplumsal olarak değersizleştirdiği bir yapı kurmuştur. Ve zamanla önce inanç biçimi olarak başlayan ve sonrada din denilen, toplumun katmanlarına nüfus eden değerler sistemiyle de bu yapıyı güçlendirmiştir. Kadının algısına bütün bu oluşumların Tanrının iradesi olduğu imgesini yerleştirerek, onun benliğinden kendi iradesiyle vaz geçmesi sağlayak.. Kadını;</div>
<div dir="auto">&#8220;&#8230; anamız, avradımız, yarimiz/&#8230; /ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen&#8230;&#8221; nesne-mülkü haline getirmiştir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Günümüzden yakın bir geçmişte &#8216;nesne-mülk&#8217; olma hali, toplumların genelini kapsayan bir durum iken, bu bazı ülkeler değişen dinamikleri ile, diğerlerinden ayrışmaya başlamıştır.</div>
<div dir="auto">     Kadının var olamama durumu ile yapılan bu tespitler ve toplumsal konumu, yazının başında belirtildiği gibi kültürler arasında farklılıklar göstermektedir. Moderniteyi merkezine almış ülkeler ile bu yüz yılda arkaik kültürün gölgesinde yaşayan toplumlar arasında ki ayrışma, sorunun tam da kendisidir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">     Uzaya astronot olarak giden kadın ile çarşafını giymeden sokağa çıkamayan kadını, cinsel meta olarak üzerinden rant devşirilen kadınla, Nobel ödülünü almak için kürsüye yürüyen kadını karşılaştırdığımızda, kültürler arasında ki somut fark görülebilir. Söz konusu farklılığı anlayabilmek için, bu durumun nasıl oluştuğu sorusunu sormamız gerekmektedir. Yanıtını ise bütün bir tarihsel süreçte; dinin ve feodalitenin birlikte atmış oldukları kör düğümle, kendi kapalı dünyasında yaşayan edilgen kadınla, haklarını mücadelenin yolunda bedeller ödeyerek elde eden batı dünyadındaki kadını karşılaştırarak verebiliriz. Daha doğrusu özgüvenli kadının mücadelesinin ve kadın hakları konusunda elde ettiği kazanımların izini sürerek.</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/anlatilan-senin-hikayendir-woman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizi Taşıyacak Gücümüz Gençlerimiz</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bizi-tasiyacak-gucumuz-genclerimiz/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bizi-tasiyacak-gucumuz-genclerimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:55 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bizi-tasiyacak-gucumuz-genclerimiz/</guid>

					<description><![CDATA[  Bir ülkenin oluşumunu sağlayan doğal kaynaklar ve yönetimsel kurumlar vardır. Yeraltı madenleri, ham madde ve kullanılabilir su rezervleri, ekilebilir tarımsal arazi gibi doğal kaynaklar alt yapıyı oluşturur. Ekonomik güç, bürokrasi, bilimsel kurumlar, kültür düzeyi, eğitim-sağlık politikası ile yönetimsel gösterge olan demokrasi üst yapıdır. Bir ülkenin total zenginliğini-gücünü oluşturan doğal kaynaklar ve kurumsal üst yapılar, o&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">  Bir ülkenin oluşumunu sağlayan doğal kaynaklar ve yönetimsel kurumlar vardır. Yeraltı madenleri, ham madde ve kullanılabilir su rezervleri, ekilebilir tarımsal arazi gibi doğal kaynaklar alt yapıyı oluşturur. Ekonomik güç, bürokrasi, bilimsel kurumlar, kültür düzeyi, eğitim-sağlık politikası ile yönetimsel gösterge olan demokrasi üst yapıdır. Bir ülkenin total zenginliğini-gücünü oluşturan doğal kaynaklar ve kurumsal üst yapılar, o ülkenin için yaşamsal değerlerdir. Ancak bu değerler kadar önemli olan bir başka parametre ise sahip olduğu insan faktörüdür.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      İnsan Dünya&#8217;da var olduğu andan itibaren doğayla mücadele içinde olmuştur. Bununla birlikte karşılaştığı bazı zorlukları doğayla iş birliği yaparak aşmıştır. Bu yönüyle baktığımızda insanın geliştirici olduğu kadar, düzenleyici bir güç olduğu görülür. Ancak bu güç, davranışlarının oluşturacağı sonuçları göz ardı ederek, doğaya yıkıcı zararlar verebilmektedir. Daha açık bir ifade ile; doğal kaynakları kontrol edip, toplumsal kurumlar oluştururken yapıcı olan insan, doğal ve sosyal alanlarda şiddet içeren davranışlarıyla yaşama zarar verecek potansiyele sahiptir. Üzerinde durulması gereken, insanın her iki alandaki oluşturma, geliştirme ve yönetme yeteneğiyle birlikte varlığındaki yıkıcılığın kökleridir. Bu karşıtlık insanın varlık anlağında bir çatışma alanını oluşturmaktadır. Tam da bu paradoksal durum, homo sapiensi çok özellikli bir konuma getirmektedir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Bundan dolayı bir ülkenin en büyük değeri olarak insan ve sahip olduğu nitelikler ön plana çıkmaktadır. Çünkü yaşadığımız doğa ve içinde bulunduğumuz sosyal dünyanın nasıl düzenleyeceği ile ilgili karar verecek olan insandır. Bunun içindir ki kültürel yapı, ahlakî değer, eğitim düzeyi, algıda seçicilik, farkındalık, estetik dünya, sosyal adalet duygusu gibi nitelikler ile demokrasi ve hukuksal alanlarda ki bilgisi önem taşıyor. Donanımlı bir insan, sahip olduğu bu özellikleriyle doğal yaşama zarar vermeden onunla işbirliği yapacağı gibi toplumsal kurumların adaletli ve verimli işlemesini de sağlayacaktır. Tersinde ise egosunda var olan benciliğin yönlendirmesiyle, her iki durumda da yıkıcı olacaktır. Doğal olarak bir ülkenin en büyük hedefi, nitelikli ve vicdan sahibi bireylerden oluşan bir toplum meydana getirebilmektir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Bu saptamalar, haliyle genç ve dinamik nüfus yapısına sahip ülkemiz için de geçerlidir. Bir çok platformda dile getirilen, “Gençler geleceğimizin teminatıdır” sözü, sanıldığının aksine içi boş bir söylem değildir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Geleceğimizi daha yaşanılır kılmak, ülkeyi müreffeh, uygar ve gelişmiş bir konuma getirebilmek için, gençlerimizi insani ve çağdaş değerlerle yetiştirmemiz önemli önceliğimiz olmalıdır. Bunun için geniş bir planlama yapıp eğitim başta olmak üzere, bilimsel ve kültürel alanlarda donanımlı, sportif anlamda başarılı, hakkaniyet duygusuna sahip, sosyal hayatta öz güvenli gençler yetiştirmeye başlamalıyız.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">      Böylece kültürel ve insani değerleri içselleştiren bir gençlik sayesinde; refah düzeyi yüksek, sosyal adalet duygusuna sahip, pozitif hukukun güvencesi altında, ekonomisi güçlü, toplumsal barışa sahip, gelişmiş bir ülke oluşturulabiliriz.</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/bizi-tasiyacak-gucumuz-genclerimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ESİN ÜÇÜNCÜOĞLU/DURGUN GÖLDEN       YANSIYAN AY IŞIĞININ ŞİİRİ</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/esin-ucuncuoglu-durgun-golden-yansiyan-ay-isiginin-siiri/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/esin-ucuncuoglu-durgun-golden-yansiyan-ay-isiginin-siiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:52 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/esin-ucuncuoglu-durgun-golden-yansiyan-ay-isiginin-siiri/</guid>

					<description><![CDATA[Esin Üçüncüoğlu. Şair ve yazar. Trabzon&#8217;da doğan Üçünoğlu, 12 Ocak 2020 de aramızdan ayrıldı. &#8220;Burası benim çocukluğumun baba evi. Her gidenin ardından, hâlâ ağıtlar yaktığım ata toprağım.1960 yılında ayrılmış olsam da bir yanım hep Trabzon işte&#8230;&#8221; Trabzonluluğunu kendi diliyle bu şekilde ifade etmişti Esin Üçüncüoğlu. Onun insani yanı ve edebiyatçı kimliği ile oluşturduğu özel değeri&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Esin Üçüncüoğlu. Şair ve yazar. Trabzon&#8217;da doğan Üçünoğlu, 12 Ocak 2020 de aramızdan ayrıldı. &#8220;Burası benim çocukluğumun baba evi. Her gidenin ardından, hâlâ ağıtlar yaktığım ata toprağım.1960 yılında ayrılmış olsam da bir yanım hep Trabzon işte&#8230;&#8221; Trabzonluluğunu kendi diliyle bu şekilde ifade etmişti Esin Üçüncüoğlu. Onun insani yanı ve edebiyatçı kimliği ile oluşturduğu özel değeri daima anımsanacaktır. &#8220;Her ölüm erken ölümdür.&#8221; Ancak Esin Hanım’ın ölümü, en erken ölümlerden biri oldu. Bu yönüyle duygu anlağımızdaki sızı çok daha derin.</p>
<p>İlk, orta ve liseyi Trabzon’da tamamlayan Esin Üçüncüoğlu, şiir yazmaya gençlik yıllarında başladı. Şiirleri çeşitli yerel gazete-dergilerde ve Yeni Şiir Antolojisi, Aşk Şiirleri Antolojisi, Genç Şairler Antolojisi, Her İlden Bir Şair, Türk Kadın Şairleri Antolojisi,Trabzonlu Şairler Antolojisi gibi yerlerde yayımlandı.</p>
<p>Esin Üçüncüoğlu, varlığının duygusal alanında oluşan titreşimleri, tanımlanmış ve anlamlandırılmış kelimelere dönüştürerek, kendini ifade edebilen &#8216;mahir&#8217; şiiri yazan bir ozan.</p>
<p>Bir şairin ereği, kendi şiirini oluşturmaktır. Bunun için öncelikli olarak, içinde bulunduğu şiir geleneğini bilmek ve onunla etkileşimde olmak zorundadır. Bu zorunluluk şairi, kendi şiirini oluşturmaya yöneltirken, bu geleneğin ortak birikiminden yararlanabildiği gibi, ona karşı da çıkabilir. Esin Üçüncüoğlu bu gelenekten beslenerek, kendi özgün alanını gerçekleştiren bir şair olmayı başarır.</p>
<p>Modern şiirin kıyıcığında soluklanarak, salt imgeye yaslanmadan tartımlı duygu dizgeleri oluşturup, kendi gerçekliğini naif bir şekilde kurabilmiş şiiri ile. Bu yönüyle öne çıkan Üçüncüoğlu, özellikle kadın içselliğinin sunumu olan şiirlerinde oluşturduğu estetik algı, başarılı bir şekilde okurla buluşuyor.</p>
<p>Kadının &#8216;inci tanesi&#8217; güzelliğinde ifadesi olan      şiirlerinden bir tanesinde ki bu bölüm gibi;</p>
<p>Ten yılkıya bırakılmış kısrak</p>
<p>dörtnala gelir kırar</p>
<p>tabular şehrinin kapılarını</p>
<p>istediği tek şey</p>
<p>&#8220;GÖNÜL İKLİMİNİN SULTANI&#8221;</p>
<p>Esin Üçüncüoğlu şiirin dışında, anı-anlatı-günlük, seyahatname, aşk kitapları, başvuru kitapları kategorilerinde de değerli eserler yazmış usta bir yazardır aynı zamanda.</p>
<p>Başlıca kitapları alfabetik sırayla; Adım Sende Trabzon, Anlat Trabzon, Mührüm Olsun Anka olarak sayılabilir.</p>
<p>Ve Esin Üçüncüoğlu sanki içine doğmuş gibi, &#8220;ERTELE&#8221; şiiri ile seslenmiş okuruna.</p>
<p>ERTELE</p>
<p>Daha gitmelere hazır değilken</p>
<p>bastırma bağrıma yalnızlığın kundağını</p>
<p>şimdi</p>
<p>nasıl öpüp kollarım</p>
<p>ben olan o eski yalnızlığımı</p>
<p>inan</p>
<p>daha hazır değilim</p>
<p>hazır</p>
<p>düşmeye kor ateşlere</p>
<p>kaldıramam ne olur</p>
<p>biraz ertele</p>
<p>Biz de hazır değildik, ama Esin Hanım’ın gidişini hayat ertelemedi. Bu güzel insanı/şairi sevgiyle anımsıyor ve anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Işıklar içinde uyu USTA.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/esin-ucuncuoglu-durgun-golden-yansiyan-ay-isiginin-siiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karadeniz, İsviçre Alpleri gibi korunmalı</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/karadeniz-isvicre-alpleri-gibi-korunmali/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/karadeniz-isvicre-alpleri-gibi-korunmali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:50 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/karadeniz-isvicre-alpleri-gibi-korunmali/</guid>

					<description><![CDATA[Trabzon da çıkan bir gazetede, kamu kurumlarımızın birinde yönetici olarak görev yapan bir kişinin, yeşil yol yapılırsa İsviçre Alplerinin Karadeniz&#8217;i kıskanacağı yönünde bir yazı yayınlanmıştı. Benzer açıklamalar bazı parti organları ile sivil toplum kuruluşlarından da gelmişti. Söylenenler ile oluşturulan algıyı bir kenara bırakıp, yetkili konumlarda bulunan insanların açıklamalarını anlamaya çalışalım. Tabii ki bunlar yöremizin kalkınması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">
<p>Trabzon da çıkan bir gazetede, kamu kurumlarımızın birinde yönetici olarak görev yapan bir kişinin, yeşil yol yapılırsa İsviçre Alplerinin Karadeniz&#8217;i kıskanacağı yönünde bir yazı yayınlanmıştı. Benzer açıklamalar bazı parti organları ile sivil toplum kuruluşlarından da gelmişti.</p>
<p>Söylenenler ile oluşturulan algıyı bir kenara bırakıp, yetkili konumlarda bulunan insanların açıklamalarını anlamaya çalışalım.</p>
</div>
<div dir="auto">Tabii ki bunlar yöremizin kalkınması adına yapılmış iyi niyetli açıklamalar. Yapanlar ise aldıkları eğitim, kamusal konumları ve genel kültürleri gereği sorumluluklarını hakkı ile yerine getirdiklerine inandığımız insanlar. Ancak bu değerlendirme ile ortaya şöyle bir soru çıkıyor. Mukayeseli açıklamalarda bulunan bu kişiler, modern-kapitalist dünyanın merkezi olan bir kıtanın doğal yapısının korunduğunu bilmiyorlar mı? Hiç mi görmediler ya da hiç mi araştırmadılar?</div>
<div dir="auto">Bir bölümü de olsa görmüş olduğum bu kıtanın, doğal yapısının nasıl korunduğunu, tanığı olduğum için biliyorum. Yaban araziden geçen yollarda, hayvan popülasyonu rahatsız olmasın diye konulan klakson çalmayın tabelaları bile bir öğreti niteliğindedir. İsviçre Alperi ve diğer ülkelerde doğanın bozulmaması için, mevcut yolları iyileştirmenin dışında bir müdehale yapılmaması ise ayrı bir uygarlık ölçütü. Tabi ki buraları gezmek ya da bir etkinlik yapmak hakkınız var. Ancak o da doğanın size vereceği izin kadar. Bunun için arazide, aracınız ile belli mesafeye kadar gelirsiniz ve geri kalanını mevcut yerel olanaklarla ya da yürüyerek tamamlarsınız. Doğal hayatı koruma konusunda katı kuralları olan Avrupa&#8217;da kişisel yarar için, binaların bu dokuya zarar vermeyecek şekilde ve ahşap ağırlıklı olarak yapıldığını bilmemek mümkün değil.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">İşin ilginç bir yönü de karşılaştırmalar hep Avrupa üzerinden yapılırken, üçüncü dünya ülkesi dediğimiz Afrika ülkelerine hiç bakılmamasıdır. Dünyada en fazla çeşitlilik gösteren canlı türlerinin yaşam alanı olan Afrika da durum eskisine göre değişiklik göstermiştir. Uzun yıllar dan beri kabile geleneklerinin gölgesinde ve bu yapıların çatışmasında yönetilmeye çalışılan ülkelerde bile, doğal değerler ve onların barındırdığı canlı türleri koruma altındalar. Bunun için bir çok Afrika ülkesi endemik bitki ve hayvan türünün yaşam alanlarını doğal alan ilan ettiği gibi, buraları silahlı muhafızlarıyla koruma altına almaya başladılar. Yetinmeyip bu canlı türlerinin popülasyonunu arttırmak için bilimsel çalışmaları başlattılar bile.</div>
<div dir="auto">Yıllardan beri ülkemin her yerinde efsaneleştirilerek anlatılan Karadeniz&#8217;in yeşilliği ve bakir doğası, barındırdığı canlıların çeşitliliği ve endemik özellikleri ile Dünya&#8217;da eşsiz bir konuma sahipken, neden bu can damarına kıyılmak isteniyor. Özellikle bilmemiz gerekiyor ki yaylalar ve bu doğa, kendisini görmek ve yaşamak isteyenlerde bu isteği şu an ki özelliklerine sahip olduğu için yaratıyor. Bu özellikleri olmazsa sıradanlaşıp betonlaşan görüntüsü ile uzak olmayan bir gelecekte hiç kimsede bu isteği oluşturmayacaktır. Sonucunda kimsede bu bölgenin ekonomik yapısına maddi anlamda bir katkı oluşturacak ziyaretleri yapmayacaktır. Kaldı ki sürüler halinde gelecek insan kalabalığının bu sihirli dokuya vereceği zarardan söz etmiyorum bile.</div>
<div dir="auto">Kendi adıma dağların tepelerinden kopup gelen sisin, ona eşlik eden çisenin, gecenin bir vakti ürperdiğimde üzerime bir hırka alıp karanlığın sessizliğinde ruhsal bir arınmayla en insan olduğum anları, kalabalık insan kirliliğinin bana vereceği hiç bir paraya değişmem. Yoksa para para diye sayıklayanlar &#8216;bir lokma bir hırka&#8217; diyen ruhun çocukları değiller mi.</div>
<div dir="auto">İşin can alıcı noktası, bu toprakların geleceği ile ilgili karar verme hakkını elinde bulundurması gerekenler bu bölgede yaşayan insanlar mı yoksa kamu gücünü ve yaptırımını ellerinde bulunduranlar mı olmalı. Çelişki hatta çatışma burada oluşmaktadır. Bir bölge öncelikli olarak o bölgede yaşayan insanlarındır. Yaptırım gücünü ellerinde bulunduranların, bu sivil hayatın isteklerine tabi olmalarının dışında bir inisiyatifleri bulunmamalıdır.</div>
<div dir="auto">Bir şeyi daha belirtmek isterim ki o da; bölgenin doğası nasıl cömertçe kendini ve güzelliğini insanlara sunmuşsa, bu güzelliğin içinden doğup gelişen ve kendini var eden insanı da dostluğunu, kardeşliğini, hatta aşını bile misafirleriyle paylaşmaktadır. Ama yaşam alanlarını talan ederek gelen post-modern barbarlar ile değil. Yüreğinde ziyaret ettiği bölgeye sevgisi saygısı olan ve onun değerlerine özen gösterip koruyan gönül dostlarıyla. Çünkü o insan bütün dünya senin olsun, bir dost bir post yeter bana diyen insandır.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto"><em>Yeşil yol projesi: Karadeniz&#8217;in Samsun&#8217;dan Sarp sınır kapısına kadar uzanan bölümünde, yayaların birbirine bağlanması için, turizm amaçlı yapılması düşünülen yol. </em></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/karadeniz-isvicre-alpleri-gibi-korunmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trabzonspor neden bir efsanedir?</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonspor-neden-bir-efsanedir/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonspor-neden-bir-efsanedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:50 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonspor-neden-bir-efsanedir/</guid>

					<description><![CDATA[Farsça kökenli bir kelime olan efsane, eski çağlardan beri söylenegelen, olağan üstü olayları konu edinen hayali hikayelerdir. Bu hikayelerin bir tarafı tarihe dayanmakla birlikte, inanılmaz olgularla süslenerek halkın ağzında şekillenip, dilden dile ve kültürden bir başka kültüre de geçerek, çoğu defa sıra dışı niteliklere bürünen düşsel söylencelerdir de. Başlangıç zamanları belli olmayan bu hikayeler, görkemli&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto">Farsça kökenli bir kelime olan efsane, eski çağlardan beri söylenegelen, olağan üstü olayları konu edinen hayali hikayelerdir. Bu hikayelerin bir tarafı tarihe dayanmakla birlikte, inanılmaz olgularla süslenerek halkın ağzında şekillenip, dilden dile ve kültürden bir başka kültüre de geçerek, çoğu defa sıra dışı niteliklere bürünen düşsel söylencelerdir de.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Başlangıç zamanları belli olmayan bu hikayeler, görkemli bir gerçeküstücülükle; tanrılar, kahramanlar, yaratılış, günah ve tufan gibi insanların ve kültürlerin dinsel inanış biçimlerini şekillendiren önemli kült değerleri de olmuşlardır. Nuh tufanı ve Ergenekon destanı bu efsane tanımlarına örnek verilebilir. Ancak temelinde gerçeklik dışı örgüsü olan, insanların tanık olmadıkları halde öyle olduklarını kalben ve ruhen içselleştirdikleri efsaneler, bu tanımı ile günümüzde bazı durumları açıklamaya yetmemektedir. Çünkü insanlar; yaşadıkları, gözleriyle tanık oldukları, yazılı ve belgesel tarihin somut bir paçası olan ve meydana geldikleri dönemlerde ki son derece olumsuz koşullarda elde ettikleri mucizevi sonuçlardan dolayı, bazı olayları da efsane olarak kabul etmişlerdir. Yada o duyguyu ona yüklemişlerdir. Çanakkale destanı bunun en iyi örneklerden birini oluşturmaktadır.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Bu tanımlamaların ikinci biçimi ile Trabzonsporu&#8217;n bir efsane olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabını ancak, İstanbul&#8217;un Anadolu ile olan binlerce yıllık etkileşimine bakarak verebiliriz. İstanbul önce Bizans&#8217;ın, daha sonra ise Osmanlı imparatorluğunun başkentiydi. Bundan dolayıda büyük bir siyasi ve askeri güç merkezi olan İstanbul, aynı zamanda ekonomik olarak da her iki imparatorluğun başkenti konumundaydı. Güç bileşkeleri merkezi olan İstanbul, yüzyıllar boyu bütün imparatorluk coğrafyasından özellikle Anadolu dan; siyasi, askeri ve ekonomik olarak beslenmiş ve Anadoluyu her alanda kullanabileceği arka bahçesi olarak görmüştür. Osmanlı, İstanbul&#8217;u başkent olarak ilan ettiğinde bu Kentten binlerce yıllık kent ve devlet olma kültürünü aldığı gibi, taht ve saray entrika geleneğini de bütün incelikleri ile almıştır. Kuruluşunda harcına katılan ve Bizans ile gelişip derinlere kök salan bu geleneği, Osmanlı da kendine has yöntemlerle geliştirerek zirveye taşımıştır. Her alanda İstanbul&#8217;a tedarikçi konumda olan Anadolu, geleneksel yapısının özü olan bozulmamış insan dokusu ile, o tarihlerde bu entrikalara karşı koyabilecek durumda değildi.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Başkentin Ankara ya taşınmasıyla, geçmişte bir ticaret merkez olan İstanbul, Türkiye&#8217;nin kalkınma hamleleriyle birlikte ülkenin sanayi merkezi olma yolunda hızlı adımlar atarak, mevcut konumunu daha da güçlendirmiştir. Bunun yanı sıra, Türkiye&#8217;nin yeni gelişen kapitalist yapısından dolayı uluslar arası sermaye ile kurduğu sıcak para trafiği, İstanbul bankaları ve borsası üzerinden yürütüldüğü için, bu durumda İstanbul&#8217;un güçlü konumuna bir düğüm daha atmıştır. Bu bütünlüğü oluşturduğu zaman içerisinde ihtiyacı olan iş gücü ise Anadolu&#8217;dan kitleler halinde İstanbul&#8217;a göç ederek İstanbul&#8217;u, nüfus olarak bir mega kent haline getirmiştir. Ayrıca İstanbul yeni siyasi yönetim merkezi Ankara ile güç paylaşımında birlikte hareket ederek, siyasi dokunulmazlık elde edip, kendine hareket edebilecekleri bir alan da yaratmıştır.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Geçmişten gelen konumuyla ve cumhuriyet döneminin bu bileşen parametrelerin oluşturduğu toplam sonucunda, İstanbul&#8217;un Türkiye&#8217;nin tek güç merkezi olduğu tescillenmiştir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Bu güç zamanla; sanat, edebiyat, eğitim, kültür, spor ve sinema gibi hayatın diğer alanlarına giderek yayılan ve kaçınılmaz olarak onları da kontrol eden bir hal almaya başlamıştır. Özellikle halk üzerinde ki güçlü hipnoz ve manipülasyon etkilerinden dolayı, sinema ve futbol güncel hayatı besleyen kanalları kontrol etmek için, bu gücün sahipleri tarafından kullanılmıştır. Böylece kitlelerin içsel dinamiğinde saklı olan stabil durumda ki potansiyelin, bu güç odaklarının sahip oldukları konumları değiştirebilecek kitlesel hareketlere dönüşmesinin önüne geçilmek istenmiş ve bunda da başarılı olunmuştur. Bunun sonucunda ise başlangıçta halisane duygularla kurulan futbol kulüpleri, zamanla İstanbul güç odaklarının yuvalandıkları birer yönetim ve algı yaratma merkezlerine dönüştürülmüştür.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Bizans&#8217;tan başlayarak, Osmanlıda devam eden ve Cumhuriyetle birlikte katlanarak artan İstanbul&#8217;un gücü karşısında, Anadolu şehirlerinin büyük bir çoğunluğu diz çökmüş ve neredeyse İstanbul&#8217;dan ulufe bekleyen kapıkulları halin gelmişlerdir. Doğal olarak&#8217;ta hayatın diğer bütün alanlarını kontrol eden güç, bu şehirleri ve onların her şeylerini de kontrol etmiştir.</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Bunun sonucunda da Anadolu da,  mevcudiyetlerinin farkında olan ve öz saygısını korumak isteyen ne bir kitlenin nede bir şehrin varlığı görülmemiştir. Ancak bu uzun kış uykusuna yatırılmış topraklardan Trabzon şehrinin halkı, insan karakteri ve varlık bilincini koruma kararlılığı vede Karadeniz coğrafyasının getirdiği güçlü ve ben merkezci yapısının tetiklemesiyle, bu oluşuma tepki gösterebilecek öz güvene sahip bir şehir olarak, diğer şehirlerin önüne çıkmıştır. Kapalı ve yetersiz ekonomisiyle, sahip olduğu küçük şehirli nüfusuyla ve dağlarda birbirlerinden uzak yaşayan insanlarıyla bu  halk, ilkel benliklerinden gelen güçlü bir dürtüyle hep birlikte İstanbul&#8217;un bu gücüne karşı çıkmışlardır. Bunu da bir alevin birden tutuşarak bir benliği sarması gibi kolektif bir birliktelikle, İstanbul&#8217;un en büyük silahlarından biri olan futbolla, İstanbul ile vuruşarak yapmışlardır. Çünkü İstanbul dükalığının, sahip olduğu gücün simgesel anlamda en görkemli gösteriş aracı olan ve halkın kolay algılayabileceği yanıyla futbol,  bu meydan okumaya en el verişli alandı. O zaman ben varım, ben paryan değilim, ben sana karşı biziz demenin mücadelesi de futbolla yapılacaktı. Bu büyük gücün karşısında böyle bir işe kalkma cesaretini, eski çağlarda ki Makronlar ve Driller gibi yerli halklardan miras kalan direnme gücünden, onlara katılan İskitlerin ve Kimmerlerin isyancı ruhundan vede Asya&#8217;nın bozkırlarından atlarının yelelerine sevdalanarak gelen Türkmen boylarının savaşçılıkların dan alarak başarmıştır. Yenerek, yenilerek ve düşerek de olsa&#8230;</div>
<div dir="auto"></div>
<div dir="auto">Kendi adıma söyleyebilirim ki Trabzonspor BRAVEHEART algısının yaşayan ruhudur hala. Futbol dünyasının çıkar ilişkileri üzerinden her gün kurulan oyunlarına rağmen.</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonspor-neden-bir-efsanedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trabzon&#8217;un Bin Yıllık Kalbi Kavak Meydan “meydanü’l-kabak”</title>
		<link>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonun-bin-yillik-kalbi-kavak-meydan-meydanul-kabak/</link>
					<comments>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonun-bin-yillik-kalbi-kavak-meydan-meydanul-kabak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Ekrem Keleşoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 13:56:49 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://viratrabzon.com/yazarlar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonun-bin-yillik-kalbi-kavak-meydan-meydanul-kabak/</guid>

					<description><![CDATA[Futbol, Dünya&#8217;da bir endüstri devine dönüştüğü günümüzden yaklaşık yüz yıl önce, göze hoş gelen yanıyla insanların içindeki amatör ruhun oynadığı bir centilmenlik sporuydu. Avrupa&#8217;daki oluşumuyla birlikte, belli kurallara bağlanarak oynanmaya başlamasından bir süre sonra, Osmanlı&#8217;da yaşayan İngilizler ile Türkiye&#8217;ye geldi. Özellikle İstanbul ve İzmir&#8217;de yaşayan azınlıklar arasında büyük ilgi gördü. Bu ilgiyle birlikte on dokuzuncu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Futbol, Dünya&#8217;da bir endüstri devine dönüştüğü günümüzden yaklaşık yüz yıl önce, göze hoş gelen yanıyla insanların içindeki amatör ruhun oynadığı bir centilmenlik sporuydu. Avrupa&#8217;daki oluşumuyla birlikte, belli kurallara bağlanarak oynanmaya başlamasından bir süre sonra, Osmanlı&#8217;da yaşayan İngilizler ile Türkiye&#8217;ye geldi. Özellikle İstanbul ve İzmir&#8217;de yaşayan azınlıklar arasında büyük ilgi gördü. Bu ilgiyle birlikte on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde, İzmir&#8217;de Bornova çayırında Rum ve İngiliz takımları arasında maçlar yapılmaya başlandı. İzmir&#8217;de başlayan bu tutkunun İstanbul&#8217;a sıçraması uzun sürmez. Aynı yıllarda İstanbul&#8217;da Papazın çayırı denilen yerde, yine Rum ve İngiliz ailelerin çocukları arasındaki müsabakalar da başlamıştı. Bu aynı zamanda takım arkadaşlığı ve taraftarlık algısının da oluşmaya başladığı andı. Başlangıçta muhafazakar yapılarından dolayı bu maçlara katılamayan Türk gençleri, daha sonra gayrimüslimlerin arasına karışarak bu sporda yerlerini aldılar. Bu anlamda futbolun ilk stadyumları diyebileceğimiz ama bildiğimiz mahalle arsası olan İzmir&#8217;de &#8220;Bornova çayırı&#8221;, İstanbul&#8217;da &#8220;Papazın çayırı&#8221; ve Ankara&#8217;daki &#8220;Hamit&#8217;in tarlası&#8221; futbol adına ilk terin akıtıldığı kutsal alanlardı.</p>
<p>Aynı tarihlerde o dönem Karadeniz&#8217;in ticaret, siyaset ve sosyal alanlarda başkenti olan Trabzon&#8217;un futbolla tanışması gecikmedi. 1890’lı yıllarda kentte yaşayan Rum&#8217;lar ile konsolosluk memurları ve yabancı şirket elemanları arasında futbol maçları yapılmaya başlandı. Ancak Trabzon gibi Karadeniz&#8217;in dik dağlarına bel vermiş futbol oynamaya uygun bir alan bulmanın zor olduğu kentte, Kavak meydan büyük bir şanstı. Osmanlı döneminden beri okçuluk ve cirit karşılaşmalarının yapıldığı bu alan, Trabzon futbolunun filizlenmeye başladığı yer oldu.</p>
<p>Kavak meydan spor dışında da kent hayatında önemli bir yere sahipti. Trabzon&#8217;un bayram ve panayır yeriydi. Bayramlarda insanların ve seyyar satıcıların toplandığı, yaz mevsimlerinde ise yağmur duası yapıldığı kentin kalbiydi. Öyle ki İnönü zaferi bile burada kutlandığı için bir dönem İnönü meydanı olarak ta anılmıştır.</p>
<p>Kurtuluş savaşından dönen gençler ve Trabzon lisesinde dersten çıkanlar, keten bezinden yapılma ayakkabılarıyla burada futbol maçları yapmaya başladılar. Futbola olan ilgi o kadar artmıştı ki 1920’li yılların hemen başında futbol kulüpleri kurulmaya başlandı. Bu artan ilgi ve yoğunluktan dolayı bir sistem getirme gerekliliği duyulduğu için, Trabzon İdman Birliği kurulur. Bunun hemen ardından Türkiye&#8217;de fikstür düzenlemesi ile maçların oynanmasına ilk olarak Trabzon&#8217;da başlanır. Kavak meydan artık  insanların tutkuyla bağlandıkları futbolun mabedi haline gelmiştir. Trabzon&#8217;da futbol, Cumhuriyetin amaçladığı modern bir toplum yaratmak amacı ile gençleri tiyatro ve müzik gibi alanlara yöneltmek istemesinin işlevini de yüklenmiştir. Bu doğrultuda kahvehaneler birer futbol kulüplerine dönüşür.</p>
<p>Kavak meydanda kent ligi maçlarının yanı sıra, Karadeniz&#8217;in diğer kentlerinden gelen takımlar ile de maçlar yapılıyordu. Öyle ki ilk uluslararası müsabaka 1925 yılında Batum karmasıyla, İstanbul takımı ile de ilk karşılaşma 1933’te İstanbul ligi şampiyonu olan İstanbulspor ile Kavak meydanda yapılmıştır. Artan bu maç yoğunluğu sebebi ile 1921 yılında bir stad yapımı gündeme gelmesine rağmen, ancak 1927 yılında başlanılan inşaat, devamı gelmeyecek cılız bir girişimden öteye gidemedi.</p>
<p>Belki de Kavak meydanın Cumhuriyetin aydınlık ve modern bir toplum oluşturma hamlesine yaptığı en önemli katkılardan biri de, Rum azınlığın ve ecnebilerin olmadığı mutaassıp bir kentte, şort giymek gibi gayri ahlaki görülebilecek bir durumu normalleştirip, yenilikçiliğe olan katkısıdır.</p>
<p>Trabzon&#8217;a sportif ve sosyal anlamda büyük katkılar sunmuş bu meydan Taka Naci, Krino Kafato, Akrep Celal, Ali ve Hasan Polat,  Süleymaniyeli İsmet ve Beşiktaşı Nazmi gibi nice futbol efsanelerinin çıkmasını sağlamıştır. Trabzon halkı futbolu burada sevdi. Trabzon&#8217;u futbol kenti yapan miras buradan yetişti ve kentin yerleşik futbol kültürünün oluşmasını burası sağladı. Yani Kavak meydan. Osmanlı dönemindeki adıyla , “Meydanü’l-kabak”.</p>
<p>Ancak ilerleyen yıllarda futboldaki profesyonel yapının oluşması ve artan kent nüfusu nedeni ile,  sportif alanda tesisleşme gereksinimi ortaya çıktı. Bu durum sonucunda 1952 yılında Kavak meydanın hemen yanında, Trabzon ve spor aşığı Hüseyin Avni Aker&#8217;in özverili çalışması sonucunda, bir stadyum yapılır. Kavak meydanda başlayan yerleşik futbol kültürü, daha üst perdeden bu statta yaşanmaya başlanır. Bir anlamda Kavak meydan, Trabzonspor</p>
<p>efsanesine giden yolun taşlarının döşendiği yer olma işlevini gerçekleştirmiştir. Bunun yanında kentin ilk kapalı spor salonu olan 19 Mayıs kapalı spor salonu, 1951 yılında kadim Kavak meydanda yapıldı. Meydan, özündeki sportif ve sosyal ruha  uygun bir şekilde, salon sporlarının kapısını halka açmakla kalmamış, halkın eğlence geleneğini bu salonda yapılan konserlerle de yaşatmaya devam etmiştir.</p>
<p>Bunlarla birlikte kentin iki büyük simgesi olan stad ve kapalı salon arasındaki alanda, amatör takımların maçları oynanmaya devam ettiği, genç delikanların &#8220;sırtı lacivert hamsilerin zaferi&#8221; için üstünde hayallerini paslaştıkları Kavak meydan ruhu biçimsel olarak da olsa yaşayabilmiştir.</p>
<p>Ancak bir kentin hafızasında, varlığının her haliyle soluk alıp veren, hayat ile kent arasındaki boşluğu dolduran Kavak meydan artık yok. Kopan takvim yaprakları gibi savrulup giden anıları ve silüetleri aramızda dolaşan kahramanları önünde saygıyla eğiliyorum. Kendi adıma ve &#8220;al getir gençliğimi Kavak meydandan, yaşamak istiyorum anılarımı yeni baştan&#8221; diyen herkes adına…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://viratrabzon.com/yazar/ibrahimekremkelesoglu/konu/trabzonun-bin-yillik-kalbi-kavak-meydan-meydanul-kabak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
