A. Şefik Mollametmetoğlu anısına...

"Gazeteciler,
gördüklerini, bildiklerini ve düşündüklerini samimiyetle yazmalıdır."

Bu Dert Bizi ‘Verem’ Eder

Hakan Aytaç
1989 yılında İstanbul’da doğdu. Aslen Trabzonludur. İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Bankacılık ve Finans bölümünden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Atilla İlhan Kültür Merkezi'nde "Yaratıcı Yazarlık Yöntemleri" üzerine eğitim aldı. Çeşitli gazete, dergi, internet sitelerinde yazarlık ve editörlük yaptı. Cumhuriyet Gazetesi'nin gençlik sayfasında ilk yazıları yayımlandıktan sonra Levent Kırca’nın "Olacak O Kadar" programının skeç yazarlığı kadrosunda yer aldı. Türkiye'nin ilk davul ve bas gitar içerikli "Drum & Bass Magazine" isimli enstrüman dergisinde yazarlık ve editörlük yaptı. 2011 Genel Seçimlerinde "Halkın Gazetesi" isimli İstanbul İl propaganda dergisinde, 2014 Yerel Seçimlerinde "Ajans Adalar" dergisinde ve 2014-2019 arasında yayımlanan "Adalar Gerçek" gazetesinde yazarlık ve editörlük yaptı. Kavaklıderem Derneği’nin düzenlediği "Ülkem Kentim Semtim" isimli yazı yarışmalarında 2012 ve 2019 yıllarında iki sefer ikincilik ödülü aldı. 2018 yılında "Aya Kitap" etiketiyle yayımlanan "Tılsım: İstanbul" isimli bir romanı bulunmaktadır. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmakta olup hikaye, roman çalışmalarına devam etmektedir. Cafe işletmeciliği yapmaktadır, evli ve ikiz çocuk babasıdır.
0



Gündemimiz virüs salgını, korkumuz yakalanmak ve en büyük tehlike hastanelerin kapasitelerinin dolmasıyla sağlık sisteminin çökmesi. Almanya’da bir haber bülteninde virüse halkın üçte ikisinin zaten kaçınılmaz olarak yakalanacağı öngörülüyor, ancak bunun zamana yayılmasının hastanelerde yığılma olmasının önüne geçeceği ve dolayısıyla daha iyi sağlık hizmeti verilmesiyle daha az kayıp verileceği açıklanıyordu. Yani ne kadar çok hastane, hasta yatağı ve sağlık görevlisi olursa o kadar iyi.

Gerçek buyken biz ne yaptık? 1924’te Atatürk’ün talimatıyla kurulan ve yıllarca çok sayıda verem hastasını iyileştiren, ülkemizin ilk pandemi hastanesi niteliğindeki Heybeliada Sanatoryum’unu arazisi ve binasıyla birlikte ne ilgisi varsa, Diyanet’e devrettik. İslam Eğitim Merkezi yapılması planlanıyormuş. Allah Allah, başka yer mi bulamamışlar?

Planın bu olduğu yıllar öncesinden biliniyordu. Ada halkı ise sanatoryum binasının yeniden bir sağlık merkezine dönüştürülmesini talep ediyor. Zira Heybeliada’da sadece bir tane sağlık ocağı bulunuyor ve diğer adalarda olduğu gibi sağlık hizmeti konusunda oldukça sıkıntılı bir durum söz konusu. Acillik hastalar motorla merkeze taşınıyor, müdahaleler gecikiyor, hayati tehlikeler hatta kayıplar yaşanabiliyor. Heybeliadalı Mert’i hatırlıyor musunuz? Bir kaza sonucu kolunda on santimlik cam kesiği oluşan 22 yaşındaki Mert’in, ilk müdahale için geç kalındığı için beyni yirmi beş dakika oksijensiz kalmıştı. Beyni oluşan hasarı atlatamadığı için felç geçirmiş ve artık yatağa bağımlı hale gelmişti. Aynı zamanda iki böbreğini kaybeden Mert, ömür boyu diyalize bağlı yaşamak zorunda kalmıştı. Kalan ömrünü bir yaşındaki bir çocuk olarak geçiren Mert kazadan 5 yıl sonra hayatını kaybetmişti. Tüm bunların hepsi on santimlik bir cam kesiği yüzünden!

Tam teşekküllü hastane talebi her zaman olan Adalılar, bu olaydan sonra da tepkilerini dile getirmişti. Defalarca Sağlık Bakanlığı’na mektuplar yazılmış, yaşanan sıkıntılar anlatılmış ancak hiçbir geri dönüş alınamamıştı. Çürümeye terk edilen 660 yatak kapasiteli Sanatoryum ise 2005’te “Yeterli hasta yok, ulaşımı zor” gerekçeleriyle kapatılmıştı. Bugün ise bakanlık Sanatoryum’un pandemi için tekrar bir hastaneye çevrilmesi talebine karşı, “Bina elverişli değil” açıklaması yaptı. Tüm şehir şantiyeye dönmüşken ve inşaat sektöründe böylesine tecrübe kazanmışken(!) binayı güçlendirmek veya dönüştürtmek bu kadar mı zor? Yok, belli ki yepyeni bir havalimanının pistlerini kırıp dökmek daha cazip ve kolay geldi!

Pandeminin önümüzdeki günlerde kışın da etkisiyle şiddetleneceği söyleniyor. Bu ortamda, denizin ve çam ağaçlarının olumlu etkisiyle geçmişte verem hastalarının şifa bulması için de oldukça elverişli bir doğanın ortasındaki bu bina, neden bir izolasyon merkezi olarak düşünülemiyor? Yoksa başka planlarınız mı var? Binanın denize sıfır, tüm odalarının manzaralı, muhteşem bir doğanın ortasında konumlandığının altını çizmek isterim. Öyle ya binayı nasıl oldu da beş yıldızlı otele çevirmeyi düşünemediler, şaşırdım! Yoksa düşünüyorlar da bunun için gerekli altyapının oluşturulması mı bekleniyor? Hani Yassıada’daki talan biraz fikir veriyor da ondan…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz