ATATÜRK’ÜN ÖLÜM NEDENİ!

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
E.Tuğamiral / Dr.Vehbi ALPMAN Yazdı…

Atatürk’ün son  dönemlerinde  yaşadığı  sağlık  sorunları  ve  ölüm nedeni  olan  hastalığı  konusunda  çok  çeşitli  iddialar  gündeme  getirilmiş, yapılan  araştırmalarla  değişik  yorumlarda  bulunulmuştur. Tüm araştırmacıların birleştikleri  tanı  ölüm  nedeninin  karaciğer  sirozu  olduğudur.  Görüş  farklılıkları, karaciğer  sirozunun  nedeni  konusundadır. Atatürk’ün  ölüm  raporunda da çeşitli  tanılar gündeme  getirilmiş,  ancak  kesin  tanı  konusunda  alkolik  siroz  vurgulanmıştır.

Konuyu  elimden  geldiğince  ve  erişebildiğim  bilgilerin  ışığında  inceleyip, irdeleyip,  olabildiğince  doğruya  ulaşabilme  çabasıyla yorumlamaya  çalışacağım.

1930’lu  yıllardaki  bilgi  eksikliği, tanı  ve  tedavi  yöntemlerindeki  yetersizlik,  biyopsi  ve  otopsi  yapılmaması  konunun  günümüzde  hala  tartışılıyor  olmasının  asıl  nedenleridir.  Günümüzden  o  günlere  bakarak  suçlamalarda  bulunmak, gerçekçilikten  ve  etik  davranışlardan  uzak  durmaktır,  geçmişe  haksızlıktır. O günlerdeki  tıbbi  teknoloji  ve  bilgi  birikiminin  yetersizliği  nedeniyle  değerlendirmenin ;  yakınmalar,  hastalığın  belirtileri, klinik  bulgular  ve  muayenede  saptananları  göz  önüne  alarak  yapılmasının,  o yıllardaki  şartların  gerektirdiği  doğru  bir  yöntem  olduğunu  düşünüyorum.

Yaptığım  incelemede  özellikle  ayırıcı  tanıda  göz  önüne  alınması  gereken  üç  bulguyu  önemsedim.

Birincisi;  hastalığın  başından  beri  oluşan  ve  bazı  karaciğer  sirozlarında  daha  belirgin  olarak  gözlenen  ve  ön  plana  çıkan  kaşıntılardır. İkincisi; karaciğerin  tanının  ilk  konulduğu  günde de,  hastalığın  son  zamanlarında da  büyük  oluşudur. Atatürk’e  yapılan  muayenelerde  karaciğer,  siroz  tanısının  konulduğu  ilk  günden  son  güne  kadar  hep  büyük  bulunmuştur  ve  hiç  küçülmemiştir. Üçüncüsü  ise ;  özellikle  son  yıllarında  sıtmaya  ilişkin  klinik  tablonun  gözlenmemesidir.  Bu  üç  bulguya  yönelik  tespitleri  sunmaya  çalışacağım.

1938  yılının  başında  Atatürk’ün  sağlık  sorunlarına,  halsizlik  ve  iştahsızlığına  ek  olarak  burun  kanamaları  ve  kaşıntı  eklenmiştir.   Kaşıntı  vücudunun  çeşitli  yerlerinde  oluyor  ve  çok  rahatsız ediyordu.  Kaşınan  bölgelerde  yer  yer  kabarmalar  meydana  geliyordu. Kaşıntının  saraydaki  karıncaların  ısırmasından  kaynaklandığı  söylendi.  Çare  olarak  sarayın  ilaçlanması  ve  karıncalardan  kurtulmak  için  Atatürk’ün   Yalova’ya  kaplıcalara  gitmesi  uygun  görüldü.  O  günlerdeki  en  çok  rahatsızlık  veren  ve  ön  plana  çıkan yakınma  kaşıntılar  olarak  beliriyor. Atatürk, Yalova’da  da  kurtulamadığı  kaşıntıları  için  kaplıcanın  kurucu  müdürü  Dr. Nihat  Reşat  Belger’ den  yardım  istiyor.  Dr. Belger  karaciğerden  kuşkulanıp, karaciğerdeki  büyümeyi  saptıyor, kaşıntıların  karıncalardan kaynaklanmadığını  söylüyor.  Muayenede  karaciğerin  büyüdüğü,  kaburga  kemiğini  3  parmak  aştığı  ve  sertleştiği  tespit  ediliyor. Tüm  bunların  karaciğer  sirozunun  başlangıç  belirtileri  olduğuna  karar  veriliyor. ( 22  ocak  1938 ). Uygulanan  tedavi  sonucu  kaşıntılar  azalıyor  ve  iştah  artışı  oluyor.

Atatürk  yaşamı  boyunca  iki  kez  sıtma  hastalığına  yakalanmıştır.  İlk  kez  çocukluğunda  sıtma  olmuştur,  ikinci  kez  1919  yılı  mayıs  ayında  Samsun’da  hastalanmıştır. Son  kez  yakalandığı  sıtma  hastalığı  1919  yılındadır  ve  bundan  19  yıl  sonra  oluşan  karaciğer  sirozunun  sıtmaya  bağlı  geliştiğini  söylemek  çok  güçtür.

Sıtma,  bilindiği  gibi üşüme  ve  titremelerle  özellenen  ve  ateşin  40 c – 41 c ‘ dereceye  kadar  yükseldiği,  3 -4  saat  sonra  terlemeyle  birlikte  hızla düştüğü  nöbetlerle  seyreder. Yapabildiğim  araştırmalarda  son  bir  yılda  Atatürk’ün  böyle  bir  tablo  yaşamadığını  söyleyebilirim.  Ateş  yüksekliğine  yönelik  belirgin  tespitler  şöyledir:  21 Kasım  1937  sabahı  ateşi  39 c  bulundu, zatürre  tanısıyla  tedavi  ve  istirahat  uygulandı.  17  Ekim 1938 – 10  Kasım  1938 tarihleri  arasında  koltuk  altından  yapılan  ölçümlerde  ateşi  sadece  bir  kez  38 c,  iki  kez  37.6 c  bulunmuş, defalarca  yinelenen  ölçümlerde  ise  36.9 c  dereceyi  geçmemiştir. 10 Kasım  gecesi  sabaha  karşı  koltuk  altından  alınan ateşleri  36.8 c – 38 c  ve  37.7  c  derece  bulunmuştur.

Atatürk’ün  ölümünün  karaciğer  sirozundan  olduğu,  ancak  siroz  nedeninin  alkol  olmadığı  konusunda  gündeme  getirilen  bilimselliğine  güvenilir  ve  günümüz  tıbbına  uyan  yorumları  sizlerle  paylaşmak  istiyorum.

“ Güncel  Gastroenteroloji ”  dergisinin  1997  yılı  Ekim  sayısında  Prof. Dr.  Sait  Kapıcıoğlu  Atatürk’ün  alkole  bağlı  siroz  olamayacağını  belirtiyor  ve  şöyle  diyor  “ Alkol  içmeye  bağlı  siroz  olma  riski,  en az  10 – 15  yıl,  günde  rakı  biriminde  3  bardak  ve  her gün  içilmesi  koşulu  ile  olabilir. Oysa  Atatürk  bu  sıklıkla  ve  bu  sürede  içmiyordu. Ülkemizde  çok  daha  fazla  alkol  tüketilmekle  birlikte  alkole  bağlı  siroz  hemen  hemen  sıfıra  yakındır.” 

GATA  Halk  Sağlığı  kürsüsü  başkanı  Prof. Dr. Necip  Berksan’ın  konuya  ilişkin  yorumu  ise  şöyle:  “ Atatürk, kurtuluş  savaşı  yıllarında  hiç  içki  içmemiştir. Bu, kendisinin  ne  kadar  ciddi  bir  devlet  adamı  olduğunu  gösterir. İçki  içtiği  zaman  bile hareketleri  ile  konuşma  düzeni  hiç  bozulmamış, fikir  ve  düşüncelerini  gayet  sağlıklı  bir  biçimde  ortaya  koymuştur. Bu  gözlemler,  bırakınız  Atatürk’ün  siroz  olacak  kadar  içmesini,  sarhoş  olacak  kadar  bile  içki  içmediğini  gösterir.  Yani, Atatürk’ün  alkolden  kaynaklanan  sirozdan  öldüğü  hususu,  Atatürk’e  uygun  olmayan  bir  yakıştırmadır.”

3  Ağustos  1938  tarihinde  Dr. Bergaman,  Dr. Epinger,  Dr. Neşet  Ömer  İrdelp,  Dr. Nihat  Reşat,  Dr. M. Kemal  Öke,  Dr. Mehmet  Kamil,  Dr. Süreyya  Hidayet,  Dr. Abramaya  ve  Dr.  Akil  Muhtar’ın  katılımıyla  Atatürk’e  konsültasyon  yapılmıştır.  Konsültasyon  sonucu  aşağıdaki  rapor  hazırlanmıştır :

1 – Atatürk’te  asit  yapmış,  subikter  meydana  getirmiş bir  “ siroz ” halinin  bulunduğunu,

2 – Bunun  nedeninin  “ alkol ”olabileceği  gibi, evvelce  iki defa  geçirdiği “ malarya’nın  ( sıtma )  etkisinin  ve  payının  olmadığının  söylenemeyeceği,

3 – “ Vena  Porta’da  Flebit ” ( karaciğer  toplardamarında  iltihap ) olmasının  da  imkan  dahilinde  bulunduğu,

4 – Hastada  ateşin  yükseldiği ve  karaciğerin  kosta  kenarlarını  geçtiği  ve  dalağın  büyük  olduğu, ateşin  yüksekliğinin  aynı  hastalığın  varlığı  ile izah  edilebileceği belirtilmiş  ve  aşağıdaki  tedavinin  uygulanması  kararlaştırılmıştır.

a – Karındaki asit “ Salyrgan ” şırıngaları  ile  giderilmeye  çalışılacaktır.

b – 2  ve  3  defadan  sonra  “ ponksiyon ”  yapılacaktır.

c –  Ateş  için  0.90  santigram  “ Piramidon ”  verilecektir.

d –  “ Kinin ”  tedavisi  yapılabilecektir.

e –  Gerektiğinde  hafif  “ müsekkin ” ilaçlar  verilecektir.

Atatürk’ün  muayene  ve  tedavisi  için  dört  kez  Türkiye’ye  gelen  Fransız  Prof. Dr. Fissenger’in  yorumu  göz ardı  edilmemelidir :  “ Bu  hastalığın  sırf  içkiden  geldiği  yolundaki  düşünce  doğru  değildir. Benim, Fas, Tunus  ve  Cezayir’den  gelen  bir  çok  müslüman  hastalarım  var ki, ömürlerinde  ağızlarına  herhangi  ispirtolu  bir  içki  koymamışlardır. Dolayısıyla  hastalığın  daha  başka  ve  önemli  sebepleri  olduğunu  kabul  etmek  lazımdır. Bence  bunlar  arasında  özellikle  dengesiz  beslenme  tarzı  ve  devamlı  kabızlık  gibi  sebepler  başlı  başına  yer  tutmaktadırlar.”

Fransa’dan  çağrılan  Prof. Dr. Fissenger  ( 28  Mart  1938 ) Ataürk’ü  muayene  eder   ve  tanının  karaciğer  sirozu  olduğunu  saptar. Aynı  zamanda  karnında  bir  miktar  su  biriktiğini, karaciğerinin  büyüdüğünü  ve  alt  kaburgayı  4  parmak  aştığını  belirtir.

Prof. Dr. Utkan  Kocatürk, “ Kaynakçalı  Atatürk  Günlüğü ” nün  son  baskısında,  08 Eylül 1938  tarihinde  Dr. Nihat  Reşat  Belger,  Prof. Dr. Neşet  Ömer  İrdelp  ve  Prof. Dr. Fiessinger  tarafından  düzenlenmiş  bir  raporu  gündeme  getirmiştir. Bu rapor  Atatürk’e  07  Eylül  1938  günü  yapılan  karın  ponksiyonundan  bir  gün  sonraki  muayene  bulgularına  dayanılarak  düzenlenmiştir.  Raporun  en  çarpıcı  bölümü  şöyledir :  …..bu vakada  “ laennec ”  tipinde  bir  skleröz  hepatit  ( alkole  bağlı  siroz ) söz  konusu  olamaz.  Fakat  söz  konusu  olan  “ Hanot  ve  Gilbert ” tipinde  bir  hipertrofi  ( biliyer  siroz ) şeklidir. Prof. Dr. Fiessinger ‘in rapora  koyduğu  not  tanının  belirlenmesi  açısından  çok  anlamlıdır.  “ Teşhis  Mart ayında  ( 28  Mart  !938 )  formüle  edilen  teşhistir :  Hepatite  Sclereuse  Hypertrophque,  Typ  Hanot  et  Gilbert  ( anlamı: safra  yollarındaki  kronik  tıkanma  sonucu  gelişen  siroz =  biliyer  siroz  ).  

Özetle,  08  Eylül  1938  günü  yapılan  muayene  sonucunda;  Prof. Dr. Fiessinger’in  gündeme  getirdiği, Atatürk’ün  karaciğerinin  küçülmediği, Mart  ayında  yapılan  muayenede  saptanan  büyüklüğü  koruduğu  ve  üzerinin  pürtüksüz  oluşu,  raporu  hazırlayan  diğer  doktorları  da  hipertrofik  siroz  ( biliyer  siroz ) tanısını  kabule  yönelttiği  anlaşılmaktadır. 

Alkol  kullanımına  bağlı  olarak  meydana  gelen  sirozda  karaciğer  küçülmektedir. Oysa  diğer  nedenlerle  oluşan  sirozda  ise  karaciğer  büyümekte  ve  büyüklüğü  son  güne  kadar  devam  etmektedir.  Bu  bilimsel  doğru  tek  başına,  Atatürk’te  oluşan  sirozun  alkole  bağlı  olmadığı  ve  başka  bir  nedenle  meydana  geldiğini  gösteren  önemli  ve  vazgeçilemez  bir  tespittir.  Zira  Atatürk’ün  ilk  muayene  raporunda  karaciğerin  büyüdüğü, 08  Eylül  1938  tarihli  raporda  ve  son  raporlarında  karaciğerdeki  büyüklüğün  devam  ettiği  vurgulanmıştır.

28  Mart  1938  tarihinde  karında  bir  miktar  olarak  saptanan  su  birikiminin  6  ay  gibi  kısa  sürede  2  kez  ponksiyon  gerektirecek  düzeye  ulaşması  da  göz  ardı  edilmemelidir.

Derlememin  bu  bölümünde  karaciğer  sirozu  tanısına  neden  olan  çeşitli  etkenler  ve  hastalıklarla  ilgili  bilinen  doğruları  hatırlatma  amacıyla  sunmak  istiyorum.

Sıtma’ da  düzenli  aralıklarla  başlayan  ve  genellikle  titreme – ateş – terleme  evrelerinden  geçen  nöbetler  tipiktir.  Sıtma’ nın  en  tipik  belirtisi  nöbetler  süresince  üşüme  ve  ateş  basmasının  birbirini  izlemesidir.  Nöbetler  süresince  bir – iki  saat  süren  üşüme  ve  titreme  evresinin  ardından  hızla  40 c  derece  –  41 c  derece’ ye  kadar  yükselen  ateş  olur.  Ateş  3 – 4  saat  sonra  terlemeyle  düşer.  Hastalarda  kansızlık, dalak  ve  karaciğer  büyümesi , aşırı  kilo  kaybı  olur.

Siroz  çeşitli  hastalıkların  sonucunda  oluşabildiği  için  klinik  tablolarda  farklılıklar  vardır. Bazı  durumlarda  tanı  biyopsiyle  bile  kesinleştirilemez.

Alkol’ e  bağlı  oluşan  sirozda  ( laennec  sirozu ) ;  halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık, hafif  kilo  kaybı, ayaklarda  şişme, dalak  büyümesi, deride  küçük  kanama  odaklarının  oluşması, sarılık, kaslarda atrofi, batında  asit sıvısına  bağlı  şişme ve  gerginleşme  en sık  rastlanan bulgulardır. Alkol’e  bağlı  sirozda  karaciğer  önce  büyür,hastalığın  son  evresinde  ise  küçülür, yüzeyi  ince  pürtüklü  yapıdadır.

Kardiyak  siroz  seyrek  rastlanan  bir  sirozdur.  Sağ  kalp  yetmezliği, konstriktiv  perikardit  ve sağ  kalpteki  kapak  bozuklukları  sonucu  meydana  gelir. Kardiyak  sirozda  karaciğer  büyür. Belirgin  özelliği; hem  karaciğer  sirozuna,  hem de neden  olan  kalp  hastalığına  ait belirtilerin  ve  bulguların  birlikte  görülmesidir. Tedavide  öncelik  neden  olan  kalp  hastalığının  tedavisidir.

Postnekrotik  siroz  en  sık  rastlanan  siroz  tipidir. Karaciğer  sirozuna  geçirilmiş  bir  viral  hepatitin  neden  olduğu  kesin  gibidir. Bu  olgularda  karaciğerin   muayenesinde   küçüldüğü  ve  yüzeyinin  düzgün  olmadığı  görülür.

Bilier  Siroz :  karaciğer  içindeki  safra  yollarında  ve  safra  salgılanmasında  bozukluklar  sonucu  oluşur. Primer  ve  ikincil  olmak  üzere  iki  tür  bilier  siroz  vardır.  Primer  bilier  sirozun  nedeni  kesin  olarak  bilinmemektedir. Otoimmün  hastalık  olabileceği  görüşü  güçlüdür.

İkincil  bilier  siroz ;  karaciğer  dışındaki  safra  yollarının  tam ya da  kısmi  tıkanmaları  sonucu  zamanla  ortaya  çıkar. Bu  tıkanma ; safra  yollarındaki  bir  nedbe  dokusundan, safra  yolları  taşından  ya da  safra  yolları  çevresindeki  dokulardan  kaynaklanan  bir  tümörün  baskısıyla  oluşabilir. Hastalığın  ilk  belirtisi  genellikle  inatçı  kaşıntılardır. Daha  sonra  sarılık  ortaya  çıkar.  Karaciğer  başlangıçta  da  büyüktür,  son  evrede de büyüklüğü  devam  eder. Bilier  siroz  olgularında  tedavi  yüz  güldürücü  değildir  ve  belirtilere  yönelik  uygulamalar  yapılır. Özellikle  çeşitli  medikal  tedavi  uygulamaları  ile  kaşıntıları  önlemek  amaçlanır.

Atatürk’ün  öldürülme  olasılığını  gündeme  getiren  ve  bu  konuda  bazı  doktorları  suçlu  bulan  araştırmacılara, o günlerdeki  tıp  biliminin  tanı  ve  tedavi  yöntemlerindeki  yetersizliğinin  boyutunu  unutmamaları  gerektiğini  hatırlatmak  isterim. Tıbbın  tanıda  ve  tedavide  çok  yetersiz  olduğu  o  günleri,  bu  gün  ulaşılan  bilim  düzeyindeki  ileri  teknoloji  ile  değerlendirip, günümüzden  o günlere  bakarak  yorum  yapmak, hem  çok  acımasız, hem de  çok  yanlış  bir  yaklaşımdır ve  kesinlikle  etik  değildir.

Tüm  inceleme   ve  değerlendirmelerimden  sonra   oluşan  görüşümü  satır  başlarıyla  şu  şekilde  özetleyebilirim :

1 –  Atatürk’ün  ölüm  nedeni  kesinlikle,  alkole  bağlı  oluşan  karaciğer  sirozu  değildir.

2 –  19  yıl  önce  geçirdiği  sıtma hastalığını  ve  kullanılan  bazı  ilaçları  böylesine  hızlı  gelişen  bir  hastalığın  sebebi   olarak  göstermek  çok  inandırıcı  gelmiyor.

3 – Ölüm   nedeni   olarak ;   başlangıcına,  ilerleyişine,  klinik  gidişine  ve sonlanışına   en  çok  uyduğunu   düşündüğüm   ikincil  bilier  siroz  hastalığını   gündeme  getirmenin   doğru  yaklaşım  olduğu  kanısındayım.  Çünkü ;  hastalık  sürecinde  en  çok  rahatsızlık  veren  ilk  belirti  inatçı  kaşıntılardır  ve  bu  nedenle  yapılan  muayenede  ilk  kez  siroz  tanısı  konmuştur,  sıtma  hastalığında  gözlenen  3 – 4  saat  süren  40 c – 41 c ‘ dereceye  ulaşan  ateş  yükselmesiyle  özellenen   nöbetler  gözlenmemiş  ve  rapor  edilmemiştir.  Yapılan  muayenelerde  karaciğer  başlangıçta da  büyüktür,  son  dönemde  de  büyüklüğü  devam  etmiştir.

Tartışılan  ve  belki  yıllarca  da  tartışılacak  olan  Atatürk’ün  ölüm  nedenini  sizlere  olabildiğince  bilimsel  ve  tarafsız  sunmaya  çalıştım.  Derlememi  çok  kesin  ve  net  bir  yorumla  sonlandıracağım.

Göz ardı  edilemez  bir  gerçeği  gündeminize  yeniden  getirmek  istiyorum.  Hastalığının  ciddiyetini  koruduğu  günlerde  Atatürk, dış  basında  sağlığı  ve  geleceği  ile  ilgili  gündeme  getirilen  haberlerden  rahatsızlık  duyuyordu.  Dünyaya  yaşadığını  ve  ülkesinin  gücünü  göstermeli,  milletine  verdiği  sözü  yerine  getirmeli  ve  özellikle  Hatay’ı  geri  almalıydı.

 19  Mayıs  1938  günü  Ankara  Stadyumu’nda  son  defa  Ankara’ lıların  karşısına  çıktı, aynı  gün  törenden  sonra  Mersin’e  gitti, daha  sonra  Adana’ya  geçti.  Adana’da  askeri  geçit  töreni  gerçekleşti  ve  ordunun  başında  olduğunu  tüm  dünyaya  gösterdi.  Tüm  bunlardan  sonra  dış  basındaki  hasta  olduğu  ve  öleceğine  ilişkin  haberler  kesildi.  Fransız’lar,  Hatay  konusunda  tüm  koşulları  kabul  ettiler.  Hatay  sorunu  çözüldü  ve  Türk  Ordusu  1938  yılı  Temmuz  ayı  başlarında  Hatay’a  girdi.

Ülkesi  için  büyük  fedakarlıklar  yapmış,  Türkiye  çok  şey  kazanmış,  ancak  Atatürk  sağlığından  çok  şey  kaybetmiş,  ülkesinin  çıkarları  uğruna  kendisini  ve  sağlığını  feda  etmişti. Ülkesi  kazanmış  kendisi  kaybetmişti.  Gerçek  lider;  hizmet  verdiği,  kendini  adadığı  toplum  için  kişisel  çıkarlarını  hiç  gündemine  getirmeyen,  tüm  varlığını  ve  çabasını  ülkesinin  çıkarları  uğruna  gözünü  kırpmadan  feda  eden  kişidir.  Kanımca;  liderliğin  ve  özellikle  dünya  lideri  olabilmenin  olmazsa  olmaz  şartları  Atatürk  için  geçerli  olan  ve  tüm  dünyanın  kabul  ettiği  bu  niteliklerdir.

Atatürk’ün  ölüm  nedeni  için ;  yorumlar  yapılabilir, araştırmacılar  kendi  değerlendirmelerine  göre  gerekçelerini  gündeme  getirebilirler,  ancak  lider  kişiliği,  dünya  lideri  niteliği  ve  bir  ülkenin  geleceği  için  kendi  sağlığını  hiçe  sayarak  yaptıkları  tartışılamayacak  kadar  açıktır,  kesindir  ve  nettir.

Saygılarımla

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

KAYNAKLAR

  • Atatürk’ün  hastalığı, son günleri ve  ölümü  hakkında  Prof. Dr. Nihat  Reşat  Belger’in  notları, Prof. Dr. Utkan  Kocatürk.
  • Atatürk  Araştırma  Merkezi  Dergisi,  sayı  2,  cilt : 1,  Mart  1985.
  • Atatürk’ün  vefatından  önceki  son  günleri,  Furkan  Talay,  11 Kasım  2013.
  • Güncel  Gastroenteroloji  Dergisi,  Ekim  1997, sayı  277.
  • Dr.  Eren   Akçiçek,  Atatürk’ün  sağlığı, hastalıkları  ve  ölümü,  İzmir  Güven  Kitapevi, 2005.
  • Atatürk  Araştırma  Merkezi  Dergisi,  sayı  67 – 68 – 69,  cilt :  xxııı,  Mart – Temmuz – Kasım  2007.
  • Kaynakçalı  Atatürk  Günlüğü,  Prof. Dr. Utkan  Kocatürk  ( son baskı ).
  • Sarı  zeybek,  Can  Dündar,  Milliyet  gazetesi,  1994.
  • Ansiklopedi  2000,  Hürriyet  gazetesi,  1990.
  • Tesud  Birlik  Dergisi,  Dr. Aytekin  Ertuğrul,  sayı  119.
  • tekadamdevrimi. com
  • cihatsirin.blogcu.com
  • arama.hurriyet.com.tr
  • tekadamdevrimi/tad

E.Tuğamiral / DR.Vehbi ALPMAN Kimdir?


1946 yılı Kasım ayında Trabzon’da doğdu. İlkokulu Bolu, Ortaokul ve liseyi Bursa’da okudu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1970 yılında mezun oldu.

GATA Ankara’da bir yıl ‘İntörn Doktor’ olarak çalıştı. Donanma Komutanlığı Mayın Filosu ve Hücumbot Filosu gemilerinde deniz görevini tamamladı. Bartın Ana Üs Komutanlığı, 30 yataklı İaşeli Revir Baştabibi olarak çalıştı. Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Tıp Fakültesi Nöroloji ad’da uzmanlık eğitiminin ardından Gölcük Deniz Hastanesi’nde nöroloji uzmanı ve başhekim yardımcısı, Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı ve Baş Hekim olarak görev yaptı. 1997 yılında Tuğamiralliğe terfi etti. 2005 Yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra Taksim Alman Hastanesi Başhekimi ve Çamlıca Alman Hastanesi Kurucu Başhekimi olarak çalıştı.

2009 yılında İstanbul Yeni yüzyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Genel Sekreteri olarak görev yaptı. İYYÜ Tıp Fakültesi ile Gaziosmanpaşa Hastanesi’nin afiliasyonu’nu gerçekleştirdi. İYYÜ Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Öğretim Üyesi olarak çalıştı. 2021 yılı Nisan ayında üniversitedeki görevlerinden istifa etti.

5
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
2
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
1
vir_sl_
Virüslü
ATATÜRK’ÜN ÖLÜM NEDENİ!

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

Vira Trabzon ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!