A. Şefik Mollametmetoğlu anısına...

"Gazeteciler,
gördüklerini, bildiklerini ve düşündüklerini samimiyetle yazmalıdır."

Tarihte Bugün: Uluslararası Karadeniz Günü

31 Ekim, 1996 yılında “Uluslararası Karadeniz Günü” olarak ilan edilmiş bir gün.

31 Ekim,  1996 yılında “Uluslararası Karadeniz Günü” olarak ilan edilmiş bir gün.

Bilindiği üzere, Karadeniz’de karadan, gemilerden ve atmosferden kaynaklanan kirliliğin önlenmesi maksadıysa, 21 Nisan 1992 tarihinde Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması (Bükreş) Sözleşmesi, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Karadeniz’e kıyısı olan altı ülkenin temsilcileri (Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya, Ukrayna, Türkiye) tarafından imzalandı.

Bu sözleşme altında, Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması ve İyileştirilmesi Stratejik Eylem Planı 31 Ekim 1996 tarihinde imzalanmış olup, 1996 yılında İstanbul’da düzenlenmiş olan Taraf Ülkeler Toplantısı’nda, 31 Ekim tarihi “Uluslararası Karadeniz Günü” olarak ilan edilmiştir.

Bu nedenle her yıl 31 Ekim tarihi “Uluslararası Karadeniz Günü” olarak taraf ülkelerin temsilcilerinin bir araya gelmesi ile kutlanmaktadır. Ayrıca taraf ülkelerde çeşitli yerel etkinlikler düzenlenerek Karadeniz’in korunması ile ilgili yapılan çalışmalar paylaşılmakta ve konu ile ilgili farkındalığın arttırılması amaçlanmaktadır.

Dünyada, Türkiye’de ve Karadeniz’de çevre sorunlarının giderek yoğunlaştığı günümüzde,  1999 yılında “Çevre ve kültür için yeniden Kurtuluş Savaşı başlatmalıyız” görüşüyle çevreci kitle örgütlerini harekete geçiren ekibin içinde bulunan, o tarihte Karadeniz Kültür ve Çevre Derneği’nin genel başkanlığını yapan, araştırmacı-yazar Alâettin Bahçekapılı’nın  -aradan geçen 20 yıla karşın, sorunların hâlâ çözülmediğini ve ayrıca giderek arttığını göstermek amacıyla- Çevre Kurtuluş Savaşı, Hemen Şimdi kitabındaki yazısını aktarıyoruz.

ÇEVRE VE KÜLTÜR İÇİN  YENİDEN KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLATMALIYIZ

Alâettin Bahçekapılı

Araştırmacı Yazar, TRT Şef Prodüktörü (E)

Dünya artık baş döndürücü bir hızla dönüyor/dönüşüyor/değişiyor. Son 40 yılda dünya nüfusu tam iki katına çıktı: 1960’lı yıllarda 3 milyar olan nüfus 1990’lı yıllarda 5.7 milyar. 2000’de de 6 milyar oldu. Şimdilerde 6.5 milyara doğru gidiyoruz.

Sanayileşmeye bağlı olarak üretim hızla artıyor; tüketim de…

Yenilenemeyen kaynaklar hızla tükeniyor; üretim-tüketim ilişkisi de hızla bozuluyor. Doğal kaynakların gücü aşırı sömürülüyor ve azalıyor; dünya “nimetlerini” paylaşmadaki eşitsizliğin boyutları büyüyor. İnsanoğlunun doğayla ve birbiriyle “kavga”sı kimlik değiştirse de sürüyor; “savaşımın” yöneldiği alanlar ve biçimi değişiyor…

Küresel ekonomi tarihte görülmemiş büyümeye ulaştı: 1950 yılında 5 trilyon dolar, 1980’de 10.9 trilyon dolar olan küresel mal ve hizmet arzı (dünya geliri) 1997’de 29 trilyon dolara çıktı. “1990-1997 yılları arasında küresel ekonomi 5 trilyon dolar daha büyümüştür ki, bu miktar uygarlığın başından 1950 yılına kadar kaydedilen iktisadi gelişmeye eştir.

Ekonomik büyüme, yaygın ekonomik ve toplumsal gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. 1950’de tüm dünyada 47 yıl olan ortalama yaşam süresi beklentisi, 1995 yılında 64 yıla çıkmıştır. Her kıtada okur-yazar oranları artmıştır. Bu dönemin önemli bir bölümünde, insanların beslenme düzenleri gelişmiştir.”

Ancak, “küresel ekonomi genişledikçe, yerkürenin doğal sistemleri ve kaynakları üzerindeki baskılar da artmaktadır. 1950-1997 yılları arasında, kereste kullanımı 3 katına, kâğıt kullanımı 6 katına,  yakalanan balık miktarı yaklaşık 5 katına, buğday tüketimi yaklaşık 3 katına, fosil yakıtı tüketimi yaklaşık 4 katına çıkmış, hava ve suyu kirleten öğelerin sayısı ise katlanmıştır. Ekonominin gelişmekte olduğu ve üzerinde yükseldiği ekosistemin büyümediği, acı bir gerçektir; bu gerçek ekonomi-ekosistem arasındaki ilişkinin giderek gerginleşmesine yol açmaktadır.

Temel çevre göstergeleri giderek daha da bozulmaktadır. Ormanlar küçülmekte, su seviyeleri düşmekte, toprak erozyonla kaybolmakta, sulak alanlar ortadan kalkmakta, meralar bozulmakta, nehirler kurumakta, ortalama ısı yükselmekte, mercan adaları ölmekte, bitki ve hayvan türlerinin nesli tükenmektedir. Ekonominin üzerinde yükseldiği ekosistem şu anki hızıyla bozulmaya devam ettiği sürece, küresel ekonominin halihazırdaki yapısıyla uzun süre büyümesi olası değildir.” diyor biliminsanları.

Biliminsanları, ekonomik büyümenin yeni bir yüzyılın eşiğindeki durumunun, “kanser  hücresinin  ideolojisi olan büyümek için büyümek” tavrına benzediğini  vurgulayarak, “sürekli büyüyen kanserin son olarak konuk olduğu vücudu, kendi yaşam destek sistemini mahvetmesi gibi, sürekli gelişen ve genişleyen küresel ekonomi de kendi ev sahibini, yerkürenin ekosistemini yok edecektir” demektedirler.

Artık insanoğlu, giderek hızlanan ve yerküreyi “yok etme”  noktasına gelmekte olan çevre sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bütün insanlığın ortak sorunu durumuna gelen çevre sorunları herkesten (dünyanın hangi ülkesinde, hangi konumda yaşarsa yaşasın tüm insanlardan) ortak tavır ve ivedi çözüm beklemektedir. Ancak, yerkürenin yaşadığı sorunların sorumlusu olan bizler;

“HİÇ ÇOCUĞUMUZ YOKMUŞ, HİÇ GELECEK KUŞAKLAR OLMAYACAKMIŞ GİBİ DAVRANIYORUZ.”

“İnsanoğlu, bazı şeyleri farkına vardığından daha hızlı ve hatta bilmeden değiştirmektedir. Oregon Eyalet Üniversitesi’nden ekolojist Jane Lubchenko bu durumu şöyle tanımlamaktadır: Dünyayı daha önce hiç değiştirmediğimiz biçimlerde ve hızlarda, daha büyük ölçeklerde değiştiriyoruz ve bunun doğuracağı sonuçları da bilmiyoruz. Bu, çok büyük ölçekli bir deney ve sonuçları da bilmiyoruz.”

Biliminsanları, insanoğlunun, dünyanın geldiği  noktada  karşılaştığı tehlikelere etkin bir biçimde tepki verme konusundaki yetersizliğinin bir dizi soruyu gündeme getirdiğini vurguluyor ve soruyor:

“1- Kontrol edilemeyecek bir dizi sorun mu biriktiriyoruz?

2- Siyasi kurumlarımıza duyduğumuz güvenin altını mı boşaltıyoruz?

3- Bu durum kurumlarımızın çöküşüne ve toplumsal çözülmeye mi yol açacak?

4- Bir tür olarak dünyanın ekosistemi, küresel ekonomi ve siyasi sistemlerimiz arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayacak türde bir zekâyı geliştirecek, ortaya çıkan ve yavaş yavaş biriken tehlikelere tepki verecek disiplin ve öngörüyü geliştirmekten ve yeterince hızlı evrimleşme kapasitesinden yoksun muyuz?

5- Kendi mal mülk düşkünlüğümüzü ve/veya üretkenliğe ilişkin  tavrımızı denetleme yeteneğine sahip değil miyiz?”

Aynı soruların sorulmasını gerektiren, insanoğlunun yarattığı sorunların ve geldiği durumun bizim için de geçerli olduğunu, ülkemiz özeline baktığımızda  kavrıyoruz: Gerçekten de, Türkiye ekonomisinin gelişmesinde, toplumun gönenç içinde yaşamasında birincil önemde olan doğal üretim kaynaklarından hava, toprak ve su varlığımız  kirlenme, aşınma, yanlış kullanım sonucu çoraklaşma, yok olma gibi sorunlarla karşı karşıyadır:

– Ülkemiz her yıl, 1 milyar 400 milyon ton yurt toprağını aşınımla yitirmektedir…   Aşınım nedeniyle barajlarımız dolmakta ve ömürleri kısalmakta; toprak kaymaları, taşkınlar, sel ve çığ felaketleri  artmakta; ormanlar  azalmakta; meraların  bozulması/azalması  hayvancılığın gerilemesine yol açmakta; ülkemizin jeolojik dengeleri ve iklim yapısı bozulmaktadır.

–  Ülkemizde her  yıl, ortalama, 1000 dolayında yangınla 13-15 bin hektar orman yanmakta; 4-5 bin hektar tarla açılmakta; 3-4 bin hektara yerleşim yapılmakta; binlerce metreküp ağaç kesilmektedir.

–   Son 60 yılda yarı yarıya azalan çayır ve meralarımız, bitkisel amaçla kullanılmak; aşırı otlatma, erken ve geç otlatma; iyileştirme ve yönetim çalışmalarındaki yetersizlik gibi  sorunlarla  boğuşmaktadır.

–  Katı ve sıvı atıkları, gaz salınımları aracılığıyla toprakta, havada ve suda kirlilik oluşturan sanayi kuruluşları, yanlış ekonomik kararlar sonucu, hem ülke geneline dağılımları, hem de I. ve II. deprem bölgeleri üzerine kurulu olmaları nedenleriyle yarattıkları sorunları çözümsüzlüğe doğru götürmektedir.

–  Deprem kuşakları üzerindeki yurdumuzda, nüfusun % 45’i  I. derecede, %26’sı  II. derecede, %18’i III. derecede deprem bölgesinde yaşıyor. Topraklarımızın % 96’sının deprem bölgesinde olduğu, nüfusumuzun % 98’inin bu bölgelerde yaşadığı düşünülmeden verilen ekonomik kararlar,  tehlikenin boyutlarını günden güne artırmaktadır. Bu bağlamda kentleşmede ve sanayileşmede deprem bölgelerine yığılmayı önleyici/düzenleyici hukuksal ve kurumsal anlayışlar etkili oluncaya değin savaşmalıyız.

– Sulak alanlarımız, endemik bitkilerimiz, milli park, doğayı koruma alanları ve doğa parklarımız yoğun sorunların baskısı altında yaşamaktadır.

–  Evsel ısınmadan, taşıtlardan, kentleşmelerden, sanayileşmeden  ve çevre ülkelerin kirlilik kaynaklarından etkilenen havamız, tehlike sınırlarını zorlayacak denli kirlenmiş bulunmaktadır. İvedi önlem alınmadığında büyük sağlık sorunları ortaya çıkabilecektir/çık-maktadır. Son yıllarda, dünyadaki iklim değişikliklerine, dolayısıyla sel, taşkın, fırtına gibi felaketlere yol açan etkenleri ve sonuçlarını biz de yaşadık/yaşıyoruz. İklim değişikliklerine ve asit yağmurlarına yol açan sera gazlarını azaltmada dünyada alınan önlemlerdeki başarısızlık ülkemiz için de geçerliliğini sürdürmektedir. Bu sorunları da savaşım planımıza almalıyız.

– Üç yanı denizlerle çevrili, 8 bin 362 kilometre kıyı şeridi, 145 bin kilometre uzunluğunda akarsuyu, 200’ün üzerinde irili-ufaklı doğal  ve baraj gölü bulunan ülkemiz, sularının kirliliği sorunuyla  da baş başadır: Haliç; İzmit, Gemlik, İzmir, İskenderun Körfezleri; Marmara, Ege ve Karadeniz; Porsuk, Sakarya, Kızılırmak, Seyhan, Fırat, Dicle, Yeşilırmak, Meriç, Büyük ve Küçük Menderes akarsuları; Eğridir, Burdur, Van, Sapanca, Manyas, İznik, Apolyont  Gölleri; birçok yerdeki yeraltı suları hızla kirlenmektedir/kirlenmiştir. “Hızla artan nüfusun içme, kullanma, sanayi ve sulama suyu ihtiyacının, çok kısıtlı olan kıta içi su kaynaklarıyla karşılanması, Türk insanını çok yakın bir gelecekte çözümü çok güç sorunlarla karşı karşıya bırakacaktır” diyen biliminsanları  evsel, endüstriyel, tarımsal ve taşımacılık kaynaklı  bu  sorunlar için ivedi  -çok ivedi- önlem alınması gerektiğini  vurguluyorlar.. Ayrıca çevre ülkelerde ve dünyada tehlikeli biçimde azalan su kaynaklarının barışı tehdit edecek boyutlarda sorunlara yol açabileceğine de dikkat çekiyorlar.

– Dünyada sera etkisinin oluşmasına yol açan ve iklim özelliklerini değiştiren sektörlerin başında % 36 oranıyla başta gelen enerji üretimi ve kullanımı bakımından da ülkemizin sorunları bulunmaktadır. Şu andaki gereksinmemizi ve önümüzdeki 10 yıl içinde en az iki kat artacak talebimizi karşılamak amacıyla acil önlem alınması, giderilmesi olanaksız sorunlarla karşılaşmamak için doğru, tutarlı ve çevreci çözümler bulunması ve uygulamaya konulması gereken sorunlardır bunlar. Ulusal kaynakların değerlendirilmesinde ve uluslararası bağlantıların sağlanmasında ulusal (dolayısıyla toplumsal) yararların gözetilmesinin ön koşul olması gereken sorunlar. Dünyadaki eğilimlere koşut olarak nükleer enerjiden uzak durmak…enerji tüketim alışkanlıklarını sorgulamak…öncelikle su, güneş, rüzgâr, jeotermal ve öteki yenilenebilir kaynaklardan enerji gereksinmesini karşılarken verimliliği artırmaya, iletim ve dağıtımdaki kayıplarla kaçak kullanımı önlemeye önem vermek… enerji-yoğun üretimin, deniz, demiryolu, toplu taşımacılığın yerine geçen karayolu bireysel ulaşım ve taşımacılığının dışa bağımlılığı artırarak sürdürdüğü bilincine varmak… Enerjiyle ilgili karar ve tercihlerde bilim çevrelerine, ilgili meslek kuruluşlarına ve halkın katılımına dayanan sivil toplum kuruluşlarına söz ve karar olanağı vermek… vb. ilkelere ulaşmak için savaşmak zorundayız.

–  Ülkemizin toprakları, suları ve havası, kısaca doğası üzerinde etkili ve kalıcı etkiler yapan, öncelikle yurt içindeki toplumsal ve ekonomik etkinliklerden ortaya çıkan katı atıkların ortadan kaldırılması sorunlarına da çözüm bulmak sorumluluğuyla karşı karşıyayız.  Ayrıca, bu sorunun yurt dışı kaynaklarıyla da savaşmak zorundayız.

– Tüm ekonomik ve toplumsal göstergelerde alt sıralarda yer alan; barındırdığı/ürettiği yeraltı ve yer üstü varlıkları bölgenin kalkınmasına yönelik olarak kullanamayan/kullandıramayan; doğal varlıkları yanlış ekonomik ve siyasal kararlarla yok olma noktasına gelen; uluslararası dayatmaların denizini “petrol yolu”, kıyısını  “otoyol” durumuna getirdiği Karadeniz için de… Canlı yaşayabilen su katmanının 100 metrenin altına indiği; gelişmiş Batı ülkelerinin Tuna aracılığıyla çöplük durumuna getirdiği; birincisi gibi, ikinci bir NUH Tufanı’nın da burada oluşmasının beklendiği; balığının, tütününün, fındığının, çayının vb. yeterince değerlendirilemediği Karadeniz için de… savaşmak zorundayız.

– Savaşmak zorundayız: kırdan kente sürekli ve yoğun göçle… nüfusun, sanayinin ve altyapı yatırımlarının ülkede ve alt bölgelerdeki dengesiz dağılımıyla… gelir dağılımındaki kişisel ve bölgesel adaletsizlikle/uçurumla… toplumsal, ekonomik, kültürel planlamayı dışlayan anlayışla… çevre için Anayasa’daki ilkeleri yaşama geçirecek denli kaynak ayırmayan; bilimsel araştırmaları kaynak yetersizliğiyle başbaşa bırakan siyasetle… savaşmak zorundayız.

– Yöneteniyle, yaşayanıyla çözüm bulmaya çalıştığımız/çalışacağımız bir başka sorun yumağı da; ülkemizin nüfus artışından… ekonomik ve toplumsal yetersizliklerden/çıkar çatışmalarından/beceriksizliklerden; demokratik, laik,  sosyal devlet ve toplum yapısının  zaaflarından/yetersizliklerinden yararlanmaya çalışanların kötü niyetlerinden… içe ve dışa göçlerden… kentleşmeden kaynaklanan çevre ve kültür sorunlarıdır: Bu bağlamda, siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesinin… borçlanmaya, faize, ranta dayalı kalkınma anlayışının terkinin önündeki engellerle savaşılmalı; devleti ekonomik ve toplumsal yaşamdan dışlamaya çalışan “küreselci” dayatmalara… tarımı ve hayvancılığı ekonomik bir varlık olmaktan çıkarmayı, böylece dışa bağımlılığı artırmayı amaçlayan; ülkeyi borç kıskacında tutarak tüm ekonomik ve ulusal değerlerini yerli işbirlikçileriyle birlikte uluslararası sermayeye bağlamaya çalışan IMF ve Dünya Bankası uygulamalarına… DUR denilmeli.

– Ülkemizin “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmasını sağlayacak kültürel uygulamalarının önündeki engeller tümüyle kaldırılmalı. Sözlü ve yazılı kültürel kaynaklarımız, arkeolojik, etnografik, kentsel değerlerimiz araştırılıp, toplanıp tam ve eksiksiz envanteri çıkarılmalı…  Örgün ve yaygın eğitime, güzel sanatlara, sanat etkinliklerine, müzelere, tiyatrolara daha fazla kaynak ayrılmalı… Kültürel yozlaşma önlenmeli…

BÜTÜN BU SORUNLARIN;

–  Çözümüne katkıda bulunmak…

–  hakkını savunması, sorumluluğunu yerine getirmesi için kamuoyunu bilgilendirmek,

– karar mekanizmalarının başında bulunanları etkilemek…

– “kirleten öder”  ancak, “temizlemek değil kirletmemek” ilkesinin yaşama geçirilmesini  sağlamak…

–  çevre sorunlarımızın dış kaynaklarına karşı içte ve dışta kamuoyu oluşturmak…

– ülkemizin ekonomik, kültürel, çevresel ve siyasal çıkarlarını koruyucu önlem ve  projeleri desteklemek…

– “Dünya’nın ve Türkiye’nin yarına da kalması” için: Dünya’nın  İnsanı,  Türkiye’nin  yurttaşı  ve  sevdalısı  olarak, bireysel/kurumsal  kimlerimizi ve özelliklerimizi koruyarak; bireyler, örgütler ve tüm halk  bir araya gelmeli, çevre  ve  kültür için “yeniden Kurtuluş Savaşı” başlatmalıyız.

Kısacık ömrüne bütün mazlum uluslara örnek oluşturan Kurtuluş Savaşı’nı…ve   – aramızdan ayrılışından bugüne geçen 72 yıla karşın -şimdi 80 yıl- hâlâ geçerliliğini koruyan-  devrimleri sığdıran ve Türk  insanıyla birlikte  tüm   insanlığa  da  yol gösteren büyük Atatürk’ün  izinden  giderek, sorunların  Kuvayi Milliye   ruhu, kararlılığı  ve savaşımcılığıyla  çözülebileceği bilincine ulaşmak ve bunun gereğini yapmak  zorundayız.

“Uçurum kenarında yıkık bir ülke..”den “türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar”la “içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni bir  devlet” yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalizme karşı başlattığı ulusal Kurtuluş Savaşı’nın üzerinden yüz yıl bile geçmemişken  dünyamızın ve ülkemizin içine düştüğü duruma

bakarak…

2000’li  yıllarda ve yeni bir yüzyılda Dünya’nın ve Türkiye’nin  ‘artık ölüyorum, yok mu beni kurtaracak’  diyen çığlıklarını duyan  ve  ‘geç olmadan’ bir şeyler yapmak gerektiğine inanan bireyler ve sivil toplum kuruluşları olarak  el ele vermeli,  güçlerimizi, bilinçlerimizi  birleştirmeli, ÇEVRE  ve KÜLTÜR İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI’nı yeniden başlatmalıyız.

Dünya’nın ve Türkiye’nin sahipsiz olmadığını göstermeliyiz.

Önlem alınmazsa, ‘yarın’ın  çok geç olacağını haykırmalıyız.

İçte ve dışta çevreye, kültüre  düşmanca yaklaşanlara  ‘DUR”  demeliyiz.

DÜNYA YARINA DA KALSIN,

TÜRKİYE YARINA DA KALSIN,

Bu dileği tüm halk olarak sahiplenmeliyiz. Unutmamalıyız ki, dünyanın tümünde (doğal olarak ülkemizde de)

–              denetlenemeyecek sorunlar birikmiştir;

–              siyasal kurumlara duyulan güvenin altı boşaltılmıştır, bu durum kurumların çöküşüne ve toplumsal çözülmeye yol açmaktadır;

–              mal mülk düşkünlüğümüz ve/veya üretkenliğe ilişkin tavrımız denetlenemez durumdadır..

–              ve sonunda “bir tür olarak dünyanın ekosistemi, küresel ekonomi ve siyasi sistemlerimiz arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayacak türde bir zekâyı geliştirecek, ortaya çıkan ve yavaş yavaş biriken tehlikelere tepki verecek disiplin ve öngörüyü geliştirmekten ve yeterince hızlı evrimleşme kapasitesinden yoksun” olmadığımızı kanıtlamak zorundayız.

Ve bilmeliyiz ki,  92 yıl önce, -şimdi neredeyse 100 yıl-  Atatürk’ün  söylediği gibi “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir. (…) Milletin  istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Bu bir çığlıktı…Yılların birikimi bir çığlık. Başka fısıltılara, seslere, çığlıklara katmak istediğim bir çığlık. Duyurmak, buluşturmak, ortak etmek, büyütmek istediğim bir çığlık. Attım…Size duyurdum. Benim kadar siz de sorumlusunuz işte bu anlatılanlardan. Unutmayınız ki, “masum değiliz hiçbirimiz”. Sizin için “fark ettiyse” bu konuşma/bu yazı mutlu olurum. Bu bir çığlıktı. Attım. Çoğaldık.  Kurtuldum. Kurtulduk.

Kaynak: habercigazete.com

reklam 1 scaled e1598636241256

Benzer Haberler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

reklam 1

Son Eklenenler